Oca 05 2010

36.Paralel Irak’ın Kuzeyinden İbaret Değildir

Published by at 00:03 under Mehmet ALPEREN

yazdır / print
Yirminci asrın başlarında Osmanlı imparatorluğunun tarihten silinmesi bu asrın şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Şimdi ise sosyalizmin iflası ve Sovyetlerin dağılması da 21. asrın şekillenmesinde rol oynamıştır ve halen  daha oynamaktadır Bu çözülümü endüstri çağının bitimi ve bilgi çağının başlaması ile de ilişkilendirmek mümkündür. Bu bağlamda 20. yüzyıl yaşlı dünyamızın en çileli asrı olmuştur 1.ve 2. dünya savaşları, kentlerin ülkelerin tahribi ve insanların kitlece katliamlarına tanık oluyordu Atomun kahredici gücü üzerinde denenmiş, yok oluş sancısını her an yüreğinde hissetmiştir, ideolojik teoriler kan vahşet ve baskı ile zemin bulmuş, insanları dargın azgın ve düşman komşulara dönüştürmüştür, Evrenin geniş ufukları da mazgal deliklerine sıkıştırılmıştır.

Dünya, beyaz sarı siyah ırktan, Müslüman Hıristiyan Budist Ateist ve benzeri inançtan insanların müşterek mekânıdır. Bir varlık veya değeri yok sayarak gidilen çözümler insanlığa mutluluk getirmez.20. asır bunun en acı örmeklerini yaşatmıştır isabet ve istikrar tek pencereli dayatmalarla değil insanlığın adil paylaşım ve müşterek değerler etrafında birleşmesi ile mümkündür. İşte bu koşullarda sınırsız toprakların ve milletlerin efendisi Gorbaçov bastığı toprakların ayakları altından hızla kaydığını görmüş Rusya ve, iktidarını kurtarmanın yollarını aramaya başlamıştır Bunun için iki kelime yetmiştir. Bu

iki kelime etkilerini zincirleme reaksiyonlar halinde dünyanın her yerinde de göstermiştir
Bu iki kelime şudur; “ Yumuşama ve yeniden yapılanma. Ancak bunu yaparken bir taş ile iki kuş değil birçok kuş vurmayı hedeflemiştir.

Nedir vurmaya çalıştıkları birçok kuş?
Evvela Batıya tehdit unsuru olmadığını, NATO’nun pasifiz olmasını, batı halkını nötralize ederek kendi güvenliğini teminat altına almayı, nükleer silahlara tahdit getirerek konvansiyonel üstünlüğü ele geçirmeyi, doğu Avrupa sosyalist ülkeleri serbest bırakarak hem üzerindeki ekonomik safrayı atmayı, hem de Batıya ve aynı kültüre ve dine bağlı bu insanlar kanalı ile onların vicdanlarına el koyarak ekonomik yardım ve destek almayı hedeflemiştir. Peki, neydi bu Avrasya üzerinde hâkimiyet fikri? Bu devlet gündeminde devlet politikası olarak hiç düşmemiştir.

Nitekim batı ilk önlemini alırken ABD’nin hem önünü kesecek hem de kendi pazarını geliştirecekti.

AGİK 1990 yılında Paris’te toplandığında batı yeniden yapılanma sürecinde bu zirveye girerken esas niyetlerini örtücü söylemlerini de ortaya sürüyorlardı.
Neydi bu söylemleri?

Demokrasi yolunda ilerleme İnsan haklarına saygı ve hayata geçirilmesi sağlanacak
Ulusal azınlıklar korunacak, bireyler bu kimliklerini ifade koruma ve genişletme hakkına sahip olacaklardır, Pazar ekonomisi geliştirilecektir.”
Jeopolitik bilimin babası İngiliz coğrafyacı Sir Harold Mackinder 1904 yılında “ Avrasya’ya hükmeden dünyaya hükmeder “ şeklinde hazırladığı bir raporu İngiliz parlamentosuna vermiştir
İşte size İngiliz in 3 B ve 7 B siyasetinin omurgası. Yüzyılın başlarında Osmanlının yıkılışı ve Anadolu’nun işgaline temel sebep Avrasya nın anahtarı ve sahibi Türk milletinin çektiği çilelerin temel sebebi oldu.”“ ABD nin yıllardan beri bize dostluk adı altında pompaladığı kültür hareketinin de altında yatan gerçek Gorbaçev’ un sonradan aklına gelen “ Yumuşama, yeniden yapılandırma ve şeffaflık adı altında Psikolojik fetih’i gerçekleştirmekti. Ve ne yazık ki bunu başardılar da “
11 Eylül saldırıları ile ivme kazanan orta doğuyu işgal hareketi için zaten yeterli bahane önceden hazırlanmıştı. Irak la başlayan bu süreç içerisinde 1990 yılında bizimde altını imzaladığımız maddeler arasında azınlıklar, tabi batıya göre Kürt vatandaşlarımız. Batı bunlara siyasi bürolar açarak haklarını koruma altına aldı kendince. Sadece bu onların gerçek niyetlerini ortaya koymuyor mu? Kaldı ki 11 Eylül saldırılarını gerçekleştirenler bu gün bile netleşmemişken, bilmem kaçıncı Bush en tabii heyecanla yüreğinden geçenleri tüm dünyanın gözüne bakarak söylemedi mi?” Bu bir haçlı seferidir” diyerek tüm İslam âlemini potansiyel düşman ilan etmedi mi? Tabii bir süre sonra 11 Eylülün gerçek mimarları ve ABD ve İsrail politikalarını yönlendiren tanrıları Bilmem kaçıncı Bush un kulağını çekecekledir ve İslam âleminden özür dileyeceklerdir.

Tabii bu politikadan vazgeçtikleri anlamına gelmemelidir.

Afganistan’ı Usame iddiası ile bombalayarak taş üstünde taş bırakmayan Iran vuracak üs yerlerini açan bu Haçlı zihniyeti, arkasından Irak topraklarına girerek yeniden yapılandırmanın da önündeki engelleri tek tek kaldırmaya devam ediyor!

Acaba diyorum. burada önü kesilmek istenen Saddam mıydı yoksa boğazı kesilmek istenen Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti mi? İşte bu sorunun cevabını almak o kadar da zor değildir..27 Ağustos 1919 tarihli bir İngiliz istihbarat raporundaki “ Bizim Kürt meselesine verdiğimiz önem Mezopotamya da ki petrol kaynaklarımızı Türkiye den korumak içindir sözler bu tarihi süreci doğrulamaktadır.”

Türk düşmanlığının içte ve dışta hızla devam ettiği; Azınlık hakları iddiaları ile bölücü terör örgütüne destek verildiği, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin üniter yapısını bozmaya yönelik faaliyetleri ivme kazandığı günümüz de ABD nin Anadolu’yu işgale kalkışması için yeterli sebebin hazırlandığı kanaati oluşmaktadır. Tabii bu görünüşte Amerika olacak ama tıpkı Kürt parlamentosunun da olduğu gibi Anadolu işgali de İsrail in nihai politikasına uygun bir yapılanma olacak.

Irak devlet başkanlığına Talabani’nin getirilmesine sevinirken diğer tarafta Barzani gibi İsrail politikasına uşaklık edecek Kürt devleti kurdurduğunu görmüyor muyuz sanıyorlar? Yani birilerini ağzına bal çalarken İsrail in orta doğuda istediği gibi kullanacağı bir Kürt devleti ile Bal küpünün başına geçeceklerini görmüyor muyuz? Lübnan’a Türk askeri isteyenler aslında İsrail i Hizbullah’a karşı korumamız için istiyorlardı. Neden Irak’a Türk askeri istemiyorlar da Lübnan’a istiyorlar? Lübnan’a Türk askerinin gitmesine karşı değilim. Ancak sormadan edemiyorum.  Kerkük bizim değil mi? Oradaki Türkleri korumak gibi en tabi hakkımız göz ardı edilirken Hizbullah’a karşı Türk askerini kalkan yapmak isteyenlerin amaçlarını anlamadığımızı zannettiler?

Taarruzlardan önce nasıl ki Yumuşatma yapılıyorsa, son 20 seneden beri gerek ekonomik iflası hazırlanarak, gerekse ve ne yazık ki bu zamana kadar politik manevralarla Türk siyaseti de yumuşatılmıştır.

Oysa: Türkiye Cumhuriyeti Devleti, millet esasına oturtulmuş milli bir devlettir. İmparatorluktan milli devlete geçerken, Milli Ant Sınırlarımızın belirlenmesinde Türk soylu insanların yoğunluğu temel alınmıştır. Atatürk’ün Cumhuriyet, Yüksek Türk Kültürü ve Türk kahramanlığının ürünüdür.” Mesajında olduğu gibi ve yine Onun ifadesi ile: ”Türk’ün onurlu varlığının ve geleceğinin en değerli hazinesi olan Türkiye Cumhuriyeti’nin korunup savunulması gerekir. Görüldüğü gibi; Türk soyu ve kültürü ile Cumhuriyet rejimini birbirinden soyutlamak mümkün değildir. Çünkü biri diğerinin varlık nedenidir.

Böylece, millet bütünlüğümüze ve milli kimliğimize saldırıların hedefi daha da netleşmektedir. O zaman Kerkük’te Türk tür. Onların soyundan şüphemiz mi var? Milli ant sınırlarımız neden Kerkük ten başlamasın?

Ama hepinizin bildiği gibi 1937 yılında Mustafa kemal Atatürk Türk parlamentosundan dünyaya seslenirken Türk milletinin ve devletinin Arap politikasını ilen etmişti.

Bu gün Başbakan Tayyip Erdoğan ve AKP Hükümetinin de yaptığı açılımın           ( gerek içerde  gerekse dış siyasette) arkasında Mustafa Kemal ‘in bu vasiyetini aramak gerekir
Başbakanda biliyor ki; Batının en uzağında bulunan ve orada mevzileşen ABD Uzak Batı Kuzey Amerika kıtasını Kanada ve Meksika dahil doğrudan yönetmekte ve Latin Amerika’yı arka bahçesi olarak kullanmaktadır. Avrupa’yı soğuk savaş döneminde ördüğü denklemlerin en sağlamı içinde konumlandırdığından dolayı hala tarassut altında tutmakta, fakat bunun uzun sürmeyeceğini düşünüyor olmalı ki kuşatma altına almaya çalışmaktadır. “Büyük Ortadoğu Projesi” ile İslam coğrafyasını zapt etmeyi düşünmekle beraber Avrupa ve Rusya’yı güneyden, Çin ve Hindistan’ı kuzey ve doğudan ayrıca denizden ve güneyden kuşatmaya çalışır pozisyonda dünya hâkimiyeti hayaline devam etmektedir.

(Dolayısı ile Başbakanın eş başkanlığı Türkiye’nin ve Türk milletinin lehinedir)
 Batının yakını olan Avrupa’da diğer bir ifade ile Yakın Batı birlik çalışmalarının geldiği son aşama kıtanın büyük bölümünün birliğe dâhil olması ve geri kalanın entegre olması şeklindedir. Söz konusu bölge yirminci asrın ortalarında Amerika’ya kaptırdığı veya ihale ettiği emperyal rüyaları tekrar görmeye başlamış ve ismini değiştirerek daha şirin bir görünümle dünyaya kendini sunmaya çıkmıştır.

Sovyet bloğuna karşı Amerika ile işbirliği yapan Avrupa yine Amerika’ya karşı Rusya ile işbirliğine girmekte bir sakınca görmemekte, ne var ki Amerika ile yoğun teması onu zora sokmaktadır.

Rusya yalnız başına yeterince büyük ve önemli bir ülkedir. Kaybettiği itibarını kazanmak istiyor. Bunun içinde siyasi, ve ekonomik alandaki büyük aktörlerin içinde yerini almak için yeniden organize olmaya başlamıştır. Bu anlamda soğuk savaş dönemindeki suni dengelerin yeniden kurulamayacağı, bunun yerine tarihteki tabii ittifakların canlanmaya başladığı ve Rusya’daki Ortodoks hattına tekrardan sahip çıktığı Yunan-Rum desteğinin açıklamasında görülmektedir.

Buna ek olarak soğuk savaş öncesi dönemdeki Osmanlı’nın yaşadığı 19. asra kadar İslam coğrafyasının temsilcisi olmasına rağmen şimdi bunun yokluğundan ortaya çıkan boşlukta İslam coğrafyasındaki Batıya ABD merkezli karşı direnişin yanında bulunmak gibi temel stratejik bir tercih yaptığı belli olmaktadır. Bunu da İslam konferans teşkilatına başvurusunu ve dünya medyasına İslam terörizmi olmadığı yönündeki beyanını hatırlayarak değerlendirebiliriz.

Diğer taraftan Çin ise dünyada hiçbir zaman elde edemediği itibarını arıyor. Çağın gerçeği olan ekonomik gücü kazanma uğruna, hiçbir ülkenin başaramadığı ciddiyetle uluslararası arenaya çıkıyor. Aslında bloklaşmaya ihtiyacı yokken lehine olan tüm birliklerde adının geçmesi ve inisiyatif ( öncelik ) sahibi olmaya çalışması dikkat çekiyor.

Hindistan, tarihinde olduğu gibi halen yaşadığı sosyal karmaşaya rağmen korunmuş alanlar oluşturarak ileri teknoloji transferiyle dünyada var olduğunu deklare ediyor. Çin ve Hindistan büyümek için dış ilişkilere ihtiyaç duymayacak kadar büyük nüfusla karşı konulmaz bir nitelik arz ediyor.

Güney Asya emperyalist etkiyi üzerinden atamamış bir yönetim zafiyeti sergilemeye devam ediyor. Kuzeyi hariç Afrika hala sömürge dönemlerini yaşıyor.

İslam dünyası Fas’tan kuzeyde Kazakistan’a, güneyde ise Endonezya’ya kadar totaliter rejimlerin baskısı altında kıvranıyor Dünyayı tanıma-tanımlama fırsatı bulamıyor. Arap nüfusunun yoğunlaştığı bölgede ise İsrail’e kilitlenen bir yapı görülmekte. İsrail’in kuruluşu ile şahsiyetini kaybeden ve bunu kazanmak için üç defa savaşan Arap dünyası, psiko-sosyal örgüsünü İsrail üzerine kurmuş durumdadır. İslam nüfusunun yoğun olduğu Balkanlardan Türkistan’a kadar olan büyük coğrafya daha hürriyeti kavrayamamış görünüyor.

Malay ve Hint ırkın yaşadığı Güney Asya, Malezya’nın bölgede parlamasının dışında stratejik bir coğrafyada bulunmayışından ismi bile zikredilmez.

Rusya ile işbirliğini artıran AB’nin ABD karşısında Sovyet bloğunun bir kısım fonksiyonlarını üstlenerek ağırlık merkezi oluşturmaya çalışması ve dünyanın AB ve ABD ekseninde yeniden yapılanacağı-paylaşılacağı yönündeki gelişmeler sonuç vermeyecektir.

Özellikle ABD ve nispeten AB Rusya’nın toparlanmasına, Çin ve Hindistan’ın gelişmesine engel olamayacaklardır. Bu nedenle ABD dış politikası bu ülkelerin kendi başına güç haline gelmesini engellemek için planlar hazırlamaktadır “Büyük Ortadoğu Projesi” Fas’tan Türkiye’ye kadar AB’yi, Türkistan’a kadar Rusya’yı güneyden; Çin ve Hindistan’ı kuzeyden, yine doğudan İran ve Basra körfezine kadar Hindistan’ı kuşatmaktadır. Sahip olduğu güçle dünyanın pek çok ülkesi ele geçirilebilir hale gelmişse de büyük Asya coğrafyası ABD tarafından denizden kuşatılabilir özelliğe sahip değildir.
Kısaca 36.Paralel Irak’ın kuzeyinden ibaret değildir beyler

NOT , Bu yazı  2002 yılında Kahramanmaraş ta  yayımlanan “ Son durum” dergisinden alınmıştır

No responses yet

Trackback URI | Comments RSS

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.