Haz 15 2010

İletişimde Eleştiriyi Eleştirmek

Published by at 00:00 under Ali Şeyh ÖZDEMİR

yazdır / print

İletişimde Eleştiriyi Eleştirmek

Ali Şeyh ÖZDEMİR

“Bir yanlışı, bir eseri, bir konuyu, doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek maksadıyla inceleme işi, tenkit. Bir edebiyat veya sanat eserini her yönüyle inceleyip açıklamak, anlaşılmasını sağlamak ve değerlendirmek amacıyla yazılan yazı türü, tenkit, kritik.” Diye tanımlıyor eleştiriyi TDK sözlüğü… Eleştirmene de eskiler “münekkit” derlerdi.

Eleştiri, bize bir yazı türü olarak Tanzimat’la birlikte girmiştir. Oysa sosyal hayatta eleştiri, başlangıçtan bu yana süregelmiştir. Çünkü eleştiri, kişinin sosyal gelişimini olumlu yönde etkileyen önemli faktörlerden biridir. “Münekkit” sayesinde kişi, eksiklerini, yanlışlarını ve hatalarını görüp düzeltmekte ve gelecekte daha az hata, daha az yanlış sergileyerek daima iyiye, güzele ve doğruya yönelmektedir.

Türk Milleti olarak biz, eleştiri kültürünü özümsemiş, bu kültürü baş tacı etmiş ender milletlerden biriydik. “Hatanı hatırlata hürmet et!…”,  atasözü bile, bu konuya ne kadar büyük hassasiyet gösteren bir millet olduğumuzu anlatmaya yeterlidir. Hem geleneklerimizden aldığımız kültür hem de İslâm inancının etkisiyle, “eleştiri kültürü” bizde en olgun biçimiyle kullanılmış ve toplumsal hayatımızda çok önemli bir rol üstlenmiştir.

İletişim ve teknolojinin çok hızlı biçimde gelişmesi, tüm dünyada olduğu gibİ -bilhassa bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde ve geri kalmış milletlerde- millî kültürün yozlaşmasına ve onun yerini “hâkim kültür” diye adlandırılan gelişmiş toplumların (Avrupa ve Amerika) kültürlerinin baskısıyla ne idiği belirsiz yoz bir kültürün almasına sebebiyet vermiştir. Bu bozulmadan “eleştiri kültür” de pek tabiî olarak payını almıştır.

Şimdi “eleştiri” dendiğinde akla, sadece yanlışları bulup ortaya çıkarmak, eksikler üzerine hücum etmek gelmektedir. Okuduğunuz ya da dinlediğiniz eleştirilerin çoğunda “münekkit”, eleştirdiği konunun sadece olumsuz, eksik ve yanlış yanlarını ortaya koymakta, doğru taraflarını ise görmezlikten gelmektedir. Hâl böyle olunca, yapılan eleştiri daha iyiyi, daha güzeli ortaya koymak; yanlışları, eksikleri ve hataları görüp düzelmek yerine tartışmalara, münakaşalara ve hatta kavgalara sebebiyet vermektedir. “Eleştirmen” dediğimiz “münekkit”, konunun daha doğru ortaya konulmasına hizmet etmek amacının çok ötesinde; hata bulmak, yanlışı ifşâ etmek, hatta muhatabını küçük düşürmek gayesini güder hâle gelmiştir. Bu durum, eleştiriye uğrayanlarda “tahammülsüzlük” dediğimiz sonucu doğurmuş, az da olsa, doğru- dürüst yapılan eleştirileri bile kulak ardı eder hâle sürüklemiştir.

Eleştirinin vardığı bu sonuç, hem münekkidi hem de eleştiriye uğrayan muhatabı çok yanlış ve zararlara yol açacak bir yöne sürüklemiştir. Bu kaos içerinde “eleştiri” de tür olarak asıl özelliğini yitirmiş, kendini bilmezler aracılığıyla “hayra hizmet, güzele yöneltme” fonksiyonunu kaybetmiştir.

Günümüz Türkiye’sinde, gazete köşelerinde eleştiri yazısı yazan ve kendini “aydın” diye tanımlayanlara bir bakınız:  Büyük çoğunluğunun yazdıklarının eleştiri değil, hakaret, hatta küfür olduğunu göreceksiniz. Hemen hemen hiç biri eleştirdiği konu veya kişinin olumlu yönünü, doğru yanlarını hiç sergilemeyip, kendilerince buldukları eksik, hata, yanlış taraflardan hareketle, konuyu da unutup, kişilik haklarına tecavüze kadar varan, hakaretvari ifadeleri kullandıklarına şahit olacaksınız. “Her şeyi ben bilirim! Benim dediklerim doğrudur!”  edaları ve kuruntularıyla, mangalda kül bırakmayan bu sözde münekkitler, özde kendi egolarını tatmin etme, komplekslerini giderme gibi bir hastalığa duçar olmuş zavallılardır.

Eleştiri kişinin hak ve hürriyetlerine yönelik değil, kişinin söylediklerine, yazdıklarına ve icraatlarına yönelik olmalıdır. Her kişi saygındır; muhteremdir ve bir insan olarak eşittir. Onun kişisel hak ve hürriyetlerine –ne adla olursa olsun- tecavüz edilemez. Ancak kişi sözü, yazdıkları ve icraatlarıyla eleştirilebilir. Bu da “saygın bir üslûp” gerektirir. Bu gün münekkitler –maalesef-  konunun bu yönünden de uzaklaşmış ve eleştiri üslûbunu “hakaret üslûbu” hâline sokmuşlardır.

Türk Edebiyatı’nın üstün kalemlerinden okuduğunuz eleştirilerde, gerek muhatabın ve gerekse eleştirmenin birbirlerine çok saygılı davrandıklarını, bu davranış neticesinde de eleştirinin asıl amacı olan “doğruya yöneltme” fonksiyonun gerçekleşmiş olduğunu görürsünüz. Çünkü münekkit, eleştiri yapacağı konu ve kişi hakkında öncelikle doğru, güzel ve başarılı tarafları ortaya koyup eksik ve hataları ise bu pota içerisinde ifade ederdi. Bu üslûp muhatabı incitmez, eksiklerini görüp düzeltmesini sağlar ve böyle olunca da eleştiri asıl maksadına ulaşmış olurdu.

Bunu, sadece bir yazı türü olarak düşünmeyip günlük hayatımıza da yayacak olursak, konunun ehemmiyeti daha iyi anlaşılır. Bir ebeveyn, çocuklarını geliştirmek için yaptığı eleştiride, o çocuklarda gördüğü iyi hâl ve meziyetleri sergileyip bundan memnuniyetini ifade ederken, eksikleri, yanlışları da bu üslûpla anlatabilirse çocuğun gelişimi çok daha iyiye, güzele ve doğruya yönelik olacaktır. Ancak, biz ebeveynler bunun da tersini yapmakta, çocuklarımızın sadece yanlışlarını ortaya koymaktayız. Bunu yaparken de üslûbuna uygun olmayan ve hakaretlere varan bir biçimde ifade ederek, çocuğumuzu iyiye, güzele ve doğruya yöneltmek amacıyla gerçekleştirdiğimizi sandığımız bu davranışımızla, onları daha da bataklığa doğru sürüklemekteyiz.

Eleştirmen, içi inci dolu bir torbada gördüğü küçücük bir taşı ele alıp büyüterek, bu taşın yüzünden torbada var olan o kadar inciyi görmezden gelmekte, torbayı görmemiş olanlar da torbanın taşla doldurulmuş olduğunu sanmaktadır. Bu kamu-oyunu yanıltıcı bilgilerden dolayı da okuyucu, doğruları öğrenmek konusunda çelişkiler yaşamaktadır. Tabiî ki torbada bir tane taş vardır; ancak o bir taşa karşılık yüzlerce inci bulunan bu torba değerli bir hazinedir. Bu kadar zenginliği taşıyan torbadan, o bir taşın çıkarılması gerektiğini üslûba uygun bir biçimde ifade etmek doğru ve yerinde yapılmış bir eleştiridir.

Üzülerek ifade etmek gerekirse, yapılan araştırmalar, eleştiriye en çok tahammülsüzlük gösteren kimselerin eleştirmenler olduklarını göstermektedir. Başkalarını eleştirirken mangalda kül bırakmayan, üslûplarıyla çok kırıcı tavır takınan bu münekkitler, kendilerine yönelik küçük bir eleştiriye bile hoşgörüyle bakamamakta ve muhataplarını sivrilttikleri kalemleriyle daha yoğun bir biçimde topa tutmaktadırlar. Oysa, bu konuda da atalarımız “İğneyi kendine çuvaldızı başkalarına batır!” diyerek çağlar ötesinden onlara yön vermeye çalışmışlardır.

Eleştiri, teknik ve içerik olarak, türe uygun olursa çok mühim ve insanların istifade edecekleri bir yazı türüdür. Bu da öncelikle yukarıda ifade ettiğimiz gibi saygı bir üslûp gerektirmektedir.  Bu özelliklerde yapılmış, yapılacak eleştirilere toplumun çok büyük ihtiyacı vardır.  Zira, yerinde yapılacak bir eleştiri doğruların güneş gibi ortaya çıkmasını sağlayacaktır.

Yaşadığımız dönemde, kaba üslûplarıyla eleştiri kültüründen uzaklaşıp küfre yönelen sözde eleştirmenlerden milletimiz bıkmıştır. Biz bundan böyle eleştiriyi, güzelliklerle sunan, eleştiri üslûbunu bilen eleştirmenleri görmek istiyoruz edebiyat dünyamızda. Çünkü, kısır çekişmelerle, kendini ön plâna çıkarmak isteyen, egosunu tatmin etme sevdasındaki eleştirmenlerden “gına getirdik” gayrı. Gerçek eleştiri ve eleştirmenleri dört gözle bekliyoruz.

(Bu yazı toplamda 36, bugün ise 0 kez okunmuş.)

No responses yet

Trackback URI | Comments RSS

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.