Oca 18 2008

Öneri Formu

Published by admin

OKUYUCU ÖNERİ FORMU

5 responses so far

5 Responses to “Öneri Formu”

  1. mustafa yolcuon 23 Kas 2009 at 17:53

    Sayın site yöneticileri

    Kat katşılığı müteahhitlik yazıma yapılan yorumu beğendinizmi!
    Ben hiç beğenmedim.
    Belden aşağı yazılarak yorum olurmu?
    Ben olumlu bulmuyorum.
    bir iki kere daha size düşüncelerimi iletmiştim. Hiç birine de cevap alamadım.
    Bu durum sadece sitenizin ağırlığını azaltıp, küçültmektedir.
    yapılacak iş sadece yorumları bir süzgeçten geçirip,yanlışları çıkarıp ondan sonra yayınlamaktı.
    Bunu yapmak çokmu zor?…

  2. Hüsnü Akıncıon 10 Oca 2010 at 00:45

    Sayın Fatih ÇEKİRGE
    Hürriyet Gazetesi Yazarı
    Ankara 9 Ocak 2010

    Sayın ÇEKİRGE;

    9 Ocak 2010 tarihli ve “Yuuuuh Konferansı” başlığını taşıyan yazınızı okudum.

    İtiraf edeyim ki; bu yazı, size hiç yakışmamıştır. Zîra; Devlet Bakanı ve AB’nden sorumlu ve mucizevî bir sıfat kondurulan Egemen Bağış’ın, Bahçeşehir Üniversitesi’nde yuhalanmasının sebebi, AB konusunda halkın aldatılmasıdır.

    Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne kabul edilmeyeceği, gayet iyi bilinmesine rağmen; Siyasî iktidarımız, AB konusunu iç politika malzemesi yaparak, halka doğruları söylememiştir ve nâhak yere AB ülkelerine akıl almaz tavizler vermiştir. 1960 Londra ve Zürih anlaşmalarına rağmen, Kıbrıs kozunu iyi kullanamamış ve Annan plânı oylamasında, geleceği iyi göremeyerek, hayâl kırıklığı yaratmıştır.

    Her ne kadar, Hükümet tarafından parlak tablolar çizilse de; Türkiye’nin, ekonomik durumu iyi değildir. Gelir dağılımındaki bozukluk, artan işsizlik, yaygınlaşan fukaralık, çaresizlik, halkın belini bükmüş ve umutlarını söndürmüştür. Bu sebeple; Egemen Bağış’a gösterilen tepki, aslında Hükümetedir. Öyle zannediyorum ki; Hükümete karşı olan bu kabil protestolar, bundan sonra artarak devam edecektir. Asıl siz; Egemen Bağış’ın, bulunduğu makama uygun olup, olmadığını sorgulamak zorundasınız. “Halkın seçtiği siyasî bir kişidir.” düşüncesi, sorgulamanın engeli değildir.

    Bu sebeplerden dolayı, konferansın böyle neticelenmesi, gayet normaldir ve gençlerin, “Memlekete sahip çıkıyoruz” diye tavır koymaları, yerindedir. Bu gerçeği anlamayarak veya anlamamış görünerek, “Çünkü Türkiye, 70 yıldır, bırakın dünyaya, kendi insanına bile anlatamamış kendisini…” ifadeniz, haksız ve yersizdir. Ayrıca, şu sözleriniz de, gerçeklerin ifadesi değil, Devlet Kavramına” attığınız iftiradır:
    “Yıllarca Kürt’e “Sen yoksun” demiş… “Ben farklı düşünüyorum” diyeni içeri tıkmış.
    Yıllarca “AB bir devlet politikasıdır” demiş. Ama 10 yılda bir darbe yapmış.
    Yıllarca “özgür üniversite” demiş, ama ağzını açanı coplamış… Darbe yapıp asmış…
    Nâzım Hikmet okudu, Necip Fazıl dedi, Tolstoy’u sevdi diye zindanlara tıkmış. Katile kimlik verip saldırtmış..
    “Ermeni” demiş kuşkulanmış. “Rum” demiş, vali, diplomat, subay, polis, yapmamış.
    İşte bu yüzden o AB projesi kuşkuyla karşılanabiliyor. Üniversitedeki o genç gidip, “lokal kafalara” teslim oluyor. Çünkü devletin yanlış izleri kolay kolay silinmiyor.
    Bu yüzden Avrupa deyince o öğrencinin aklına, “Sartre” gelmiyor.”

    Sayın ÇEKİRGE;
    Kürt’e, Sen yoksun” diyen, Devlet değildir. Zîra; Devlet, hiçbir vatandaşına ayrıcalıklı davranmamıştır. “Ben, farklı düşünüyorum” diyenleri de, iyi analiz etmeniz şarttır. Farklı düşünce ile Türkiye’nin birlik ve beraberliğine, üniter yapısına yapılan saldırıları, aynı kefeye koyamazsınız.
    Evet; “AB bir devlet politikası” olarak benimsenmiştir. Ama; “ne pahasına olursa olsun ve neye mâl olursa olsun; gözü kapalı olarak AB’ye gireceğim” dememiştir. Zaten; demesi de, doğru değildir.
    Bugün üniversitelerimiz, alabildiğine hürdür. Ancak; üniversitelerin, bu hürriyetin hakkını verip, vermedikleri sorgulanmalıdır. Üniversitelerin hürlüğünü kısıtlayan devlet midir; yoksa, üniversiteler midir? Üniversitelerin verdikleri iktidar yanlısı veya iktidar karşıtı görüntülerin müsebbibi, devlet midir? Hangi üniversitemiz, iktidarların keyfî uygulamalarına direnmiştir?
    Devlet, ne Ermeni’den ve ne de, Rum’dan hiçbir zaman kuşkulanmamıştır. Zaten, kuşkulanmasına da gerek yoktur. Yalnız; bizim dışımızda yaratılan Kıbrıs ve Ermeni meselelerindeki gerginlikler ortadayken ve bilinirken; Rum’un vali, diplomat, subay, polis yapılmasını, halka kim ve nasıl kabul ettirecektir? Siz; Yunanistan’da bir Türk’ün, vali, diplomat, subay, polis yapıldığını duydunuz mu? Yunanistan, zorunlu olarak askere aldığı Türklere, silâh bile vermemektedir.
    Unutmayınız; Avrupa Birliği, bir medeniyet projesi değildir; siyasî bir projedir. Avrupa Birliği, ideolojik bir din projesidir. Bu projede, Müslüman Türkiye’ye yer yoktur. Ayrıca; bu projede, iktisaden de Türkiye’ye yer yoktur. Avrupa Birliğini kuranlar ve yönetenler, 70 milyonu aşkın nüfusuyla Türkiye’nin, AB’ye alındığı takdirde; başlarına nelerin geleceğini, gayet iyi bilmektedirler. Aksini iddia edenlere, “Bulgaristan, insan hakları hususunda, hürriyetlerde ve medeniyette, Türkiye’den ileri midir ki, Avrupa Birliğine kabul edildi?” sorusunu sorarım. Bu soruma; her fırsatta, Türkiye’yi küçük gören, aşağılayan, kötüleyen entel kafalı ve aydın geçinen hiç kimse, düzgün bir cevap veremez.
    Lütfen; her fırsatta devleti küçültücü ve milleti aşağılayıcı ifade, görüş ve kabullenişinizi terk ediniz.
    Saygılarımla.
    Ecz. Hüsnü Akıncı

  3. Hüsnü Akıncıon 17 Mar 2010 at 22:42

    Sayın Zafer ÇAĞLAYAN

    Devlet Bakanı

    Ankara 16 Mart 2010

    Sayın BAKAN;

    IMF ile ilgili olarakTürkiye’nin siyasî, sosyal ve ekonomik olarak ciddi bir sınavdan geçtiğini belirttiğinizi, “7,5 yıldır yapılanlar test ediliyor, onaylanıyor” dediğinizi gazetelerden okudum. Ayrıca;

    Küresel kriz ortamında IMF’nin bütün ülkelere, “Aman iç tüketimi artırın, aman para harcayın, aman insanlarınıza para verin” dediğini hatırlatarak, “Ama Türkiye’ye döndü, “siz hariç, siz yapmayın” dedi. Maalesef bu konuda çifte standart uyguladı” ifadelerini kullanmışsınız.

    Bu ifadelerinizden, IMF’nin her dediğini yaptığınız anlamı çıkar. Yani; IMF’nin, gelişmekte olan ve geri kalmış ülkeleri, sömüren, zayıflatan ve kendilerine tabi hale getiren bir kurum olduğunu tasdik etmişsiniz. Zaten, öyle olması da gayet doğaldır. Zira; her ne kadar çok ortaklı bir kuruluş görüntüsü verse de IMF, Amerikan Hazinesinin mutlak kontrolündeki bir kuruluştur. Bu sebeple; IMF ile düzgün ve bilinçli bir şekilde müzakere etmesini başaramayan ülkeler, IMF’nin çifte standardına katlanmak zorunda kalmışlardır.

    Merak ettiğim husus şudur:

    30 yıldan beri etkili ve yetkili kişilerden masal dinler gibi YAPISAL REFORM, MÂLÎ ve FİNANSAL DİSİPLİN sözlerini dinlemekteyim. Dâima büyük risklerle ve ekonomik krizlerle karşı karşıya kaldığımız için de, yetkililerin bu sözlerinin bir anlam ifade etmediğini gördüm. Neticesi de bellidir:

    Üretmeyen veya yeterli seviyede üretemeyen bir ekonomik yapı oluşmuştur.

    1980 yılında 13 milyar dolar olan iç ve dış borç stokumuz bugün, 30 yıl zarfında ödenen 1 Trilyon milyar dolar faize rağmen, 480 milyar dolara ulaşmıştır.

    Dış ticaret ve cari açığımız, son 6 yılda yapılan 50 milyar dolar tutarındaki özelleştirmeye rağmen, Türkiye’nin geleceğini karartacak derecede artmıştır. Ve giderek artmaktadır.

    İç pazara ve sanayiye sağlam bir kaynak sağlayan tarım ve hayvancılığımız çökmüştür ve Türkiye, kendi kendini besleyemez hale düşmüştür.

    Ham madde, ara malı ve gıda maddeleri ithalâtı, büyük boyutlara ulaşmıştır.

    Yıllık faiz giderlerimiz, 40-50 milyar dolar seviyelerine ulaşmıştır.

    Bu durum karşısında merak ediyorum:

    30 yıldan beri Türkiye’nin yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edildiğine dair bir kanaatiniz oluşmuş mudur?

    Sâdece parasal ve mâlî politikalarla idare edilen bir ülkede, üretmek veya yeterli seviyede üretmek mümkün olur mu?

    Türkiye’nin bu derece borçlanmasına ve dış ülkelere katma değer transfer etmesine ihtiyaç var mıydı?

    TÜİK açıklamıştır: Sabit fiyatlarla 2003 yılında 76 milyar YTL olan Gayri Safî Millî Hasıla, 2007 sonunda ancak 101 milyar YTL’ye ulaşabilmiştir. Beş yıl zarfındaki artış, yüzde 34′tür. Size göre bu, yeterli midir?

    En önemlisi; muhtemel bir malî krizde, Türkiye’nin durumu ne olacaktır?

    Sayın BAKAN;

    Herkesin müşterek düşüncesi, 2001 krizinin bir beceriksizlik ve kötü idare sebebiyle meydana geldiği şeklindedir. Hattâ, Anayasa kitapçığının fırlatılması neticesinde bu krizin oluştuğu kanaati yaygındır. Acaba, siz de ayni kanaatte misiniz? Bu krizin, yabancılar tarafından plânlı ve bir hedefe yönelik olarak bilinçli bir şekilde çıkartıldığını düşündüğünüz olmuş mudur?

    Konuyu biraz açayım:

    Hatırlarsınız; Türkiye, 17 Ağustos 1999 Marmara Depremiyle sarsıldı ve ekonomisi, ağır bir darbe aldı.

    29 Kasım 2000 tarihinde İngiltere Bankalar Birliği Başkanı ve İngiltere Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Andrew Buxton, verdiği bir demeçte, Türk bankacılığı için şu sözleri söylemişti:

    “TÜRKİYE’DE FİNANSAL HİZMETLERİN YAYGINLAŞTIRILMASI VE GENİŞLETİLMESİ İÇİN BİRLEŞTİRMELER GERÇEKLEŞTİRİLECEK VE BAZI BANKALAR YOK OLACAKTIR.”

    Bu sözler, yaratılacak bir krizin işaretleriydi. Sonraki gelişmeler, Buxton’un sözlerinin doğruluğunu ispatlamıştır. Her nedense; hiç kimse bu gerçeği, ülkenin gündemine getirmemiştir. Yani; 21 Şubat 2001 krizinin, bilinçli olarak yaratıldığını ifade eden çıkmamıştır.

    Günün BDDK Başkanı Engin Akçakoca, 11 Temmuz 2001 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan demecinde, şu dikkat çekici sözleri söylemişti:

    “BANKALARI FONA ALMADAN REHABİLİTE EĞİLİMİNDEYDİK. BUNUN İÇİN DÖRT HAFTA DAHA FIRSAT TANINMASINI İSTEDİK. DÜNYA BANKASI İLE MUTABAKAT SAĞLADIK. AMA, IMF TARAFI DAHA KATI DAVRANDI VE İMF’Yİ İKNA EDEMEDİK. BEN, GENE DE DÜŞÜNÜYORUM Kİ; ÖYLE BİR FIRSAT TANINSAYDI, DAHA UCUZ BİR ÇÖZÜM YOLU BULUNABİLİRDİ. GARANTİSİ YOK; AMA, DENENMELİYDİ.”

    Engin Akçakoca’nın bu sözlerinin ne anlama geldiğini konuşan, irdeleyen ve sorgulayan çıkmamıştır. Başkalarına boyun eğdiğimizi, bilerek veya bilmeyerek herkes kabullenmiştir.

    Başka bir örnek, çok daha vahimdir:

    Günün FON bankaları Ortak Yönetim Kurulu Başkanı Tevfik Altınok ise; Sabah Gazetesi Yazarı Yavuz Semerci’ye verdiği ve 1 Aralık 2001 tarihli Sabah Gazetesi’nde yayımlanan demecinde, şu dikkat çekici sözleri söylemiştir:

    “25 KASIM 2001 TARİHİ İTİBARİYLE TMSF’YE 18 BANKA DEVREDİLMİŞ; 4 BANKA SATILMIŞ, BİR BANKANIN LİSANSI İPTÂL EDİLMİŞTİR. 30 KASIM’DA BİR BANKA DAHA FON’A ALINMIŞ VE BİR BANKA DA KAPATILMIŞTIR. BİZ, FON’A ALINAN BANKALARI VE İŞTİRAKLERİNİ YAŞATMAYI DEĞİL, TASFİYELERİNİ HEDEF ALDIK.”

    Sonraki gelişmeler, Tevfik Altınok’un dediği gibi gerçekleşmiştir. Yani; “Batmış banka” kavramı ile “Nakit ihtiyacı olan banka” kavramı bir birine karıştırılarak, büyük bir tasfiye sağlanmış ve yabancıların banka alma kapısı açılmıştır.

    Bu hususu da kimse konuşmamıştır ve Türkiye ekonomisinin tasfiye hareketini, “BÜYÜK REFORM” olarak alkışlamıştır.

    Merak ediyorum:

    Bu hususlarla ilgili olarak, acaba, sizin kanaat ve görüşleriniz nedir?

    Gelinen nokta bilinmektedir: BUGÜN, BAŞTA BANKALARIMIZ OLMAK ÜZERE ÖNEMLİ İKTİSADÎ DEĞERLERİMİZ, YABANCILARIN ELİNE GEÇMİŞTİR. Üstelik; en büyük tasfiye, Kemâl Derviş’in programını doğru kabul eden iktidarınız tarafından gerçekleştirilmiştir.

    Acaba; geldiğimiz bu durum, sizi rahatsız ediyor mu?

    Ve; muhtemel bir krizde, Türkiye’nin durumu ne olacaktır? Veya dolar ticaretine dayalı bu RANT EKONOMİSİ İLE TÜRKİYE, NEREYE GİDECEKTİR?

    Türkiye’nin ekonomisini KENDİ İSTEK ve ÇIKARLARI doğrultusunda YÖNLENDİRMESİNİ başaran ve idareleri BASKI altında TUTABİLEN 15-20 holdinge ESİR edilen TÜRKİYE’NİN durumu ne olacaktır?

    Sayın BAKAN;

    Demecinizin bir bölümünde; 2023 için, 500 milyar dolar ihracat ve 500 milyar dolar ithalat hedefi güdüldüğünü; Türkiye’nin, dünyanın ilk 10 ekonomisi içinde yer alacağını ve millî gelirde Avrupa ülkelerini aşan ve uluslararası 10 markaya sahip bir ülke olacağını ifade etmişsiniz.

    Acaba Türkiye, bu hedefi nasıl gerçekleştirecektir? 7,5 yıllık iktidarınız döneminde Türkiye millî gelirini, cari fiyatlarla ancak bir misli; sabit fiyatlarla ancak, yüzde 34 oranında artırabilmiştir. Ki; bu artış da, üretime dayalı değil, ithalâta dayalı bir artıştır. 500 milyar dolarlık bir ihracat için, 2,5-3 trilyon büyüklüğünde bir ekonomik yapı gerekmektedir. Bu büyüklüğü, 13 yıl zarfında hangi programla ve nasıl gerçekleştireceksiniz?

    Dikkatlerinize arz ediyorum:

    Türkiye’nin ihracatı arttığı zaman DIŞ TİCARET AÇIĞI ve dolayısıyla CARÎ AÇIĞI büyümektedir. Yani; DIŞ TİCARET AÇIĞI, ihracat dışı gelirlerimizi erittiği gibi, yine de BÜYÜK MİKTARDA CARÎ AÇIK oluşmaktadır. Bu da; Türkiye’nin dış ülkeler KAYNAK TRANSFER ETTİĞİ anlamına gelmez mi? Üretmeyen veya yeterli seviyede üretim yapamayan ülkelerin, gerçek anlamda büyümeleri mümkün olabilir mi?

    Bir ekonomist veya bir iktisatçı değilim; sıradan bir eczacı vatandaşım. Belki, yanlış düşünüyor olabilirim. Beni bilgilendirir ve aydınlatırsanız; hem yanılgılarım giderilmiş olur ve ham de doğru düşünmesini öğrenmiş olurum.

    Demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.

    Saygılarımla.

    Ecz. Hüsnü Akıncı

  4. Hüsnü Akıncıon 02 Nis 2010 at 01:11

    Sayın Şakir Ercan GÜL
    Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu
    (TMSF) Başkanı
    İstanbul 1 Nisan 2010

    Sayın BAŞKAN;

    Kamuya devredilen 22 bankaya ayrılan 30 milyar dolar tutarındaki kaynağın yarısını tahsil ettiğinizi, varlık fiyatlarına bağlı olarak önümüzdeki dönemde 2-3 milyar dolarlık tahsilât gerçekleştirebileceğinizi, TMSF’nin, 2004’ten bugüne kadar yaklaşık 19 milyar dolar civarında brüt tahsilât yaptığını belirterek,

    “Net olarak bu dönemde yaklaşık 10 milyar dolar para Hazine’ye intikal ettirdik. Bunun 8 milyar doları nakdîdir, diğeri kâğıt iadesidir. Bu tahsilâtımızdan yaklaşık 4-5 milyar dolar civarında parayı, Maliye’ye intikal ettirdik; çünkü, vergiye öncelik tanındı.” dediğinizi gazete haberlerinden okudum.

    Özel kanunlara dayalı olarak büyük yetkilerle donatılan bazı kurumların başkanları, zaman, zaman kendilerini başarılı göstermek için demeç vermeye alışık olmaları sebebiyle merak ediyorum ve soruyorum:

    2004’ten bugüne kadar 19 milyar dolar tahsilât yapan TMSF’nin, bugüne kadar yaptığı harcamaların tutarı nedir?

    Bu 19 milyar dolar tutarındaki tahsilât, adâlet ölçüleri içersinde ve gerçekçi olarak yapılabildi mi? Örnek: Telsim’in satışı gerçek değeri üzerinden yapılabildi mi? Bu önemli telefon şirketimiz, İngiliz VODAFON’a hangi şartlarda ve hangi değer üzerinden satıldı? Bu örneği, bütün satışlara şâmil kılmak mümkündür.

    En önemlisi:

    TMSF Başkanları ve üst seviye yöneticileri, 2001 krizini akılcı bir şekilde değerlendirebildiler mi; yoksa, kaynağı ne olursa olsun, verilen emirleri mi yerine getirdiler? Bu hususu, geçmişteki olaylara dayandırarak soruyorum. Şöyle ki:

    Günün BDDK Başkanı Engin Akçakoca, 11 Temmuz 2001 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan demecinde, şu dikkat çekici sözleri söylemişti:

    “BANKALARI FONA ALMADAN REHABİLİTE EĞİLİMİNDEYDİK. BUNUN İÇİN DÖRT HAFTA DAHA FIRSAT TANINMASINI İSTEDİK. DÜNYA BANKASI İLE MUTABAKAT SAĞLADIK. AMA, IMF TARAFI DAHA KATI DAVRANDI VE İMF’Yİ İKNA EDEMEDİK. BEN, GENE DE DÜŞÜNÜYORUM Kİ; ÖYLE BİR FIRSAT TANINSAYDI, DAHA UCUZ BİR ÇÖZÜM YOLU BULUNABİLİRDİ. GARANTİSİ YOK; AMA, DENENMELİYDİ.”

    Engin Akçakoca’nın bu sözlerinin ne anlama geldiğini konuşan, irdeleyen ve sorgulayan çıkmamıştır. Başkalarına boyun eğdiğimizi, bilerek veya bilmeyerek herkes kabullenmiştir.

    Başka bir örnek, çok daha vahimdir:

    Günün FON bankaları Ortak Yönetim Kurulu Başkanı Tevfik Altınok ise; Sabah Gazetesi Yazarı Yavuz Semerci’ye verdiği ve 1 Aralık 2001 tarihli Sabah Gazetesi’nde yayımlanan demecinde, şu dikkat çekici sözleri söylemiştir:

    “25 KASIM 2001 TARİHİ İTİBARİYLE TMSF’YE 18 BANKA DEVREDİLMİŞ; 4 BANKA SATILMIŞ, BİR BANKANIN LİSANSI İPTÂL EDİLMİŞTİR. 30 KASIM’DA BİR BANKA DAHA FON’A ALINMIŞ VE BİR BANKA DA KAPATILMIŞTIR. BİZ, FON’A ALINAN BANKALARI VE İŞTİRAKLERİNİ YAŞATMAYI DEĞİL, TASFİYELERİNİ HEDEF ALDIK.”

    Sonraki gelişmeler, Tevfik Altınok’un dediği gibi gerçekleşmiştir. Yani; “Batmış banka” kavramı ile “Nakit ihtiyacı olan banka” kavramı bir birine karıştırılarak, büyük bir tasfiye sağlanmış ve yabancıların banka alma kapısı açılmıştır.

    Bu hususu da kimse konuşmamıştır ve Türkiye ekonomisinin tasfiye hareketini, “BÜYÜK REFORM” olarak alkışlamıştır.

    Gerçeklerin araştırılması ve bilinmesi için dikkatlerinize arz ediyorum:

    Fon bankalarının, temmuz 2001 bilânçosuna göre birikmiş toplam zararı, 12 katrilyon liradır.
    Birikmiş zarar; Hazine’nin, bu bankalara aktardığı 16.3 katrilyon liralık Hazine bonosu sayesinde geçici olarak durdurulmuştur.
    12 Temmuz 2001 tarihli Hazine verilerine göre; kamu ve fon bankalarına, 21 Şubat 2001 tarihinden sonra verilen Hazine bonosu miktarı, 62 katrilyon liradır. Dağılımı da şöyledir:

    Merkez Bankası’na 22 katrilyon lira,
    Kamu ve Fon bankalarına 40 katrilyon lira. (bu destek, iç borç stokumuzu 111 katrilyon liraya çıkarmıştır.)

    Sormak lazımdır:
    Hazine yardımları ile bu bankalar rehabilite edilebilir ve faaliyetlerini sürdürebilirlerdi. Bu imkân varken; acaba, niçin tasfiye yolu seçilmiştir?
    Bu tasarrufta, ayakta kalan bankaların rekabet gücü kazanmaları mı amaçlanmıştır? Yoksa, IMF’nin şartlı dayatması mı etken olmuştur? Ve:

    Tevfik Altınok’un, “Fona alınan bankaları ve iştiraklerini yaşatmayı değil; satışını ya da tasfiyesini hedef aldık.” sözü, ne anlama gelmektedir? En önemlisi; bankacılık sektöründeki bu operasyonun, açıklanmayan gizli bir amacı mı vardı?

    Önemli bir konu daha:

    Fona devredildiği günden itibaren, İktisat Bankası için özel bir işlem yapılmıştır. Bu banka, başka bankalarla birleştirilmemiştir. BDDK Başkanı Engin Akçakoca zaman zaman, “İktisat Bankası ayrı satılacaktır. 30 Kasım 2001 tarihine kadar satılamazsa, tasfiye edilecektir.” şeklinde demeçler vermiştir. Akçakoca’nın açıkladığı şekilde de neticelenmiştir.

    Acaba, neden?

    Sayın BAŞKAN;

    Bulunduğumuz coğrafyanın önemi ve özellikleri sebebiyle başkaları bu bölgede, iktisadî hakimiyetini kaybetmiş bir Türkiye isterler. Bugüne kadar meydana gelen gelişmeler, başkalarının, hedeflerini gerçekleştirdiklerini göstermektedir. Başta finans kesimi ve bankalarımız, önemli iktisadî değerlerimiz ve altyapı tesislerimiz ve hatta perakende ticaretimiz yabancıların eline geçmiştir. Para ve ekonomi politikalarımıza dahî, yabancılar hâkimdir. Türkiye’nin bu duruma geleceği, 12 Eylül 1980’den sonara ve bilhassa, kasıtlı olarak yaratılan Şubat 2001 krizinden evvel de belliydi. İşte; 2001 krizinden evvel hiç kimsenin üzerinde durmadığı ve değerlendirmediği acı bir gerçek, şöyledir:

    Hatırlarsınız; Türkiye, 17 Ağustos 1999 Marmara Depremiyle sarsıldı ve ekonomisi, ağır bir darbe aldı.

    29 Kasım 2000 tarihinde İngiltere Bankalar Birliği Başkanı ve İngiltere Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Andrew Buxton, verdiği bir demeçte Türk bankacılığı için şu sözleri söylemişti:

    “TÜRKİYE’DE FİNANSAL HİZMETLERİN YAYGINLAŞTIRILMASI VE GENİŞLETİLMESİ İÇİN BİRLEŞTİRMELER GERÇEKLEŞTİRİLECEK VE BAZI BANKALAR YOK OLACAKTIR.”

    Bu sözler, yaratılacak bir krizin işaretleriydi. Sonraki gelişmeler, Buxton’un sözlerinin doğruluğunu ispatlamıştır. Her nedense; hiç kimse, bu gerçeği ülkenin gündemine getirmemiştir. Yani; 21 Şubat 2001 krizinin, bilinçli olarak yaratıldığını ifade eden çıkmamıştır.

    Ama Türkiye’de önemli mevkilere getirilen ve parlatılan kişiler, bilerek veya bilmeyerek, olayların içyüzlerini araştırmadan; aklı, mantığı ve ilmi hakem yapmadan ve de hislerinin doğrultusunda hareket ederek, başkalarının değirmenine su taşımışlardır. Yaparak değil, yıkarak görev yaptıklarını da hiçbir zaman anlayamamışlardır ve parlak nutuklar atarak, Türkiye’nin içinin boşaltılmasına sebep olmuşlardır. Bu görevi yerine getirenler de, yaptıkları veya yapacakları işin sonunu düşünmemişlerdir.

    Bu sebeple; sizin durumunuzu merak ettiğim için bu mektubumu yazdım ve ne cevap vereceğinizi de merak ediyorum.

    Saygılarımla.

    Ecz. Hüsnü Akıncı

    0216-4181726

  5. Hüsnü Akıncıon 23 Nis 2010 at 11:26


    Sayın Derya SAZAK

    Milliyet Gazetesi Yazarı 20 Temmuz 2009

    Sayın SAZAK;

    Ortalığa DARBE KORKUSU salarak halkın efkârını karıştıran DEMOKRASİ HAVARİLERİNİN çirit attığı günümüzde; fikren geçmişe bir seyahate çıktım. Arşivimdeki size ait iki yazı, dikkatimi çekti. Belki biraz zamanınızı alır, ama, günümüze ışık tutacağı için, dikkatlerinize ve tetkiklerinize sunmayı uygun buldum. İşte, yazılarınız:

    1-Yazınızın tarihi, 11 Ekim 1988’dir. Başlığı, “GÜVEN BUNALIMI” dır. İçeriği ise şöyledir:

    “RV lokantasında bir akşam yemeği….Masadaki ANAP-DYP koalisyonu hayli ilgi çekiyor.

    Doğru Yolculara bakıyoruz…Bursa Milletvekili Cavit Çağlar, Muğla Milletvekili Lâtif Çakıcı, Zonguldak Milletvekili Ömer Barutçu.

    Anavatanlı konuklara gelince…Meclis Grup Başkanvekili, eski Bakan Ahmet Karaevli ve Yozgat Milletvekili Lütfullah Kayalar.

    Memleket meselelerine fazla girilmiyor. Havadan, sudan konuşuluyor, anılar tazeleniyor.

    Meclis çıkışı kuliste karşılaşıp, ayaküstü kararlaştırılan bir akşam yemeğinden siyasî anlam çıkarmak niye?…

    Son günlerde sıklaşan böyle temasları “ÇENGEL OPERASYONU” diye yorumlamak da erken…Hem, kimin kime yaklaştığı da belli değil…Şimdilik söylenen, “Lütfullah, bizim eski gençlik kolları başkanımızdı…Ahmet Bey de eski arkadaşımız. Severiz kendilerini” türünden lâflar.

    Hepsi o kadar. Aslında, başkent geceleri hareketlenmeye başladı. Davetler, gece sohbetleri, çay, kahve ikramları giderek sıklaşıyor.

    “Geçiyordum, uğradım” diyerek, Meclis’te parti gruplarının yolunu şaşıran parlâmenterlerin sayısı da artıyor.

    DYP’li Köksal TOPTAN, dün Konya ANAP Milletvekili Mehmet ŞİMŞEK’i kabul etmiş…

    SHP’nin DOĞU KÖKENLİ bazı Milletvekilleri, ANAP’ın transfer listesine dâhil edilmiş.

    Kulisler, “DEDİKODU” kaynıyor…

    Bakanları hedef alan GENSORU ÖNERGELERİ, ilk yoklamalar. Muhalefet, Mart’taki yerel seçimin ardından bir atağa hazırlanıyor…

    1989 sonbaharındaki Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça, “POLİTİKA KAZANI” iyice fokurdayacak.

    ANAP’taki gerginlik, Başbakan ÖZAL’IN devreye girmesiyle yumuşatılmış gibi görünüyor. Ancak, kutsal ittifakın “HAREKETÇİ” kanadı, kavgayı bırakmış değil…

    Eyüp AŞIK ile konuşuyoruz.

    KEÇECİLER ile birlikte kongreye kadar liderin yakın çevresinde olan EYÜP BEY, şöyle dert yanıyor:

    “Öyle hatalar yapılıyor ki, insan ister istemez politikadan soğuyor. İdealler, rafa kaldırılıyor. Daha Meclis’in ikinci yasama döneminde çoğu arkadaşımız, bir daha seçilmek istemiyor. Küstürülmüş milletvekilleri…”

    İktidar grubundaki bu yargıyı, partinin liberal kanadından da işitmiştik…

    Eyüp AŞIK, Karadenizli…

    Öyle kolay pes edeceğe benzemiyor, ama, yine de yakınıyor:

    “…Nasıl küsmezsiniz…Herkes konuşuyor. Doktoru, koruması, ailesi…Sâdece milletvekilleri politika yapamıyor. Biz sesimizi çıkarsak, bu sefer “VAY EFENDİM, BAŞ KALDIRIYOR” diye şikâyet ediyorlar.

    Böyle şey olur mu? Cumhurbaşkanı kim olacak? Neredeyse onu da, KORUMA GÖREVLİSİ tayin edecek.”

    Herkes, DERT KÜPÜ…

    TAŞAR, AŞIK, PEHLİVANLI grubu, “KARAR” eşiğinde…Bakalım, “KOPMA” noktasından nasıl geri çevrilecekler?

    Oltan SUNGURLU, dün KONUT ile MECLİS arasında “MEKİK” dokuyarak, uzlaşma zemini aradı. ÖZAL adına arabuluculuk yaptı.

    Pazarlık, “KAHVECİNİN KELLESİNİ KURTARMA” operasyonunu aştı; lider ile “HAREKETÇİ” kanat arasındaki “GÜVEN BUNALIMINI” gidermeye dönüştü.

    2-Yazınızın tarihi, 16 Ekim 1988’dir. Başlığı, “ÖZAL’IN MİLLETVEKİLLERİ” dir. İçeriği ise şöyledir:

    “ADAPAZARI’ndan eczacı Hüsnü AKINCI, Trabzon Milletvekili Eyüp AŞIK’a gönderdiği mektubun bir kopyasını da bize yollamış…

    Hafta başında günlüğümüze almıştık.

    ANAPLI AŞIK, parlâmentonun iktidar kanadındaki manzarayı, şöyle yargılıyordu:

    “Öyle hatalar yapılıyor ki, insan ister istemez politikadan soğuyor. İdealler rafa kaldırılıyor. Daha Meclis’in ikinci yasama döneminde çoğu arkadaşımız, bir daha seçilmek istemiyor. Küstürülmüş milletvekilleri.”

    Varolmanın dayanılmaz sancısı…Ülke yönetiminde “SÖZ SAHİBİ” olması gereken iktidara mensup bir milletvekilinin çözümsüzlüğü…

    Eyüp Bey’in yakınma dolu satırlarını okuyunca, dayanamamış, eczacı Hüsnü Bey…Okuyalım, neler yazmış:

    “Gerçekleri söylemek varken, ideallere sımsıkı sarılmak varken, küserek susmak şaşırtıcıdır.

    Sizi parlâmentoya gönderen vatandaşlar, yılgınlık gösterip politikadan soğuyasınız diye seçmediler. Milletin hakkını, hukukunu savunasınız diye gönderdiler.

    Hedefiniz yeniden seçilmek değilse, parlâmentonun kutsal çatısı altında ettiğiniz yemine sadık kalarak doğru olanı savunmalısınız.

    Küserek, mazeret beyan edeceğinize, milletin vekilleri olduğunuzu hatırlamalısınız. Bunu hatırlarsanız, doktorun, korumanın, ailenin size pek etkisi olmaz.

    O zaman Cumhurbaşkanını da, milletin size verdiği temsil yetkisini yerinde kullanarak HÜR İRADENİZLE seçebilirsiniz.”

    Mektubunda bir de izlenimini anlatıyor eczacı HÜSNÜ AKINCI:

    “…Sakarya Milletvekili ERSİN TARANOĞLU, kalabalık bir vatandaş topluluğu huzurunda bana, “BİZ GERÇEKLERİ DİLE GETİREMEYİZ. ZİRA BİZ, MİLLETİN DEĞİL, ÖZAL’IN MİLLETVEKİLLERİYİZ. ÖN SEÇİM MERHALESİNDEN GEÇMEDİK. ÖZAL’IN TAYİNİ İLE GELDİK.” deyivermiştir.”

    Mektupta ANAP’lı Ersin TARANOĞLU’nun bu sözlerini naklederek EYÜP AŞIK’a şu mesajı iletiyor:

    “Aynı kanatta iseniz ve artık buna isyan edecek duruma gelmişseniz, bunun diyetini vermekte gecikmemelisiniz. Bunun diyeti, vatandaşların, milletin ve devletin menfaatleri doğrultusunda hareket etmektir. Zira, ortada bir devlet vardır, ortada milletin kaderi söz konusudur.

    Türkiye’nin HANEDAN ZİHNİYETİ ile yönetilmesi mümkün değildir. Türkiye REJİMİNİN ana KAİDELERİ, ana BELGELERİ vardır. HUKUK DEVLETİ İLKESİ, keyfe göre rafa kaldırılamaz.”

    Demek ki halk, ÖZAL’IN MİLLETVEKİLLERİ’NİN sıkıntısını kavramış durumda…

    Aslında Adapazarı’ndan gelen mektubun adresi, tek bir parlâmenter değil, tüm parlâmento…

    Milletvekillerinden çözüm bekleniyor. Umutsuzluğa kapalı…Umut arıyor insanlar.”

    Sayın SAZAK;

    Size ait olan bu iki yazının üzerinden tam 21 yıl geçmiş…Şimdi size, sormak zorundayım:

    Aradan geçen 21 yıl zarfında ne değişmiştir?

    Bugün, ÖZAL yoktur. Ama, sistem, hiç değişmemiştir. HALKI, sistemin dışına iten ÇARPIK VE AZICIK bir DEMOKRASİ anlayışı hüküm sürmektedir ve TEK ADAM İRADESİ, her şeye hâkimdir.

    Henüz daha ne olduğu ve nasıl sonuçlanacağı bilinmeyen bir dâvâ sebebiyle, ortaya DARBEYE dayandırılan bir ÖCÜ KORKUSU salarak, demokrasimizdeki çarpıklığı örtmek isteyenlere karşı, ne zamana kadar sessiz kalacaksınız?

    Türkiye, aradan geçen 26 yıl zarfında tam anlamıyla HÜR ve DEMOKRAT bir ülke olamamışsa; bunun müsebbibi ASKERLER MİDİR? Yoksa SİVİL İRADE MİDİR?

    Çıktığınız televizyon programlarında ve yazılarınızda bu gerçeği, niçin dile getirmiyor sunuz?

    Saygılarımla.

    Ecz. Hüsnü Akıncı.

Trackback URI | Comments RSS

Leave a Reply