Mar 15 2010

Türkiye İle AB Ülkeleri Dernekler Mevzuatının Tarihi Gelişimi

Published by at 00:07 under Bilal UÇAR (Prof.Dr.)

yazdır / print

Türkiye İle AB Ülkeleri Dernekler Mevzuatının Tarihi Gelişimi

Dr. M. Bilal UÇAR

Çoğumuzun yanıldığının aksine, Avrupa birliği müktesebatı ve ülkelerine oranla Türkiye dernekler mevzuatı ve uygulaması ile gelişimi; birikim ve tarihi süreç itibariyle Avrupa Birliği müktesebatı ve Ülkelerindekinden daha kapsamlı, ayrıntılı ve ileri düzeyde olduğu gözlemlenmiştir. Türkiye ile AB müktesebatı ve ülkeleri dernekler mevzuatının karşılaştırılmasında değerlerin birikimi, tarihsel derinliği ve gelişim farkı olduğu görülmüştür. Türk toplumu ve devleti dayandığı toplumsal ve kültürel mirası ve yapısı itibarı ile tarihi derinlikleri olan bir toplumdur. Bu bakımdan büyük farkını fark etmek için raporumuzda gelişim ve değerler farkı bahsedilmeye değer bulunmuştur. Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da Türk milletine ve devletine yersiz haksızlık edildiği raporun tam okunması sonunda anlaşılacağı düşünülmektedir.

2.1- AB Müktesebatı Ve Ülkelerinde Dernekler Ve Mevzuatının Tarihsel Gelişimi; Avrupa geçmişi ve geleneğinde Türkiye gibi bir dernek ve sivil toplum ve mevzuatı gelişimine rastlanılamamıştır. Batı siyasal edebiyatında daha iyi bir toplumsal düzene ulaşmak için bireyin hak ve yükümlülüklerini düzenleyen siyasi kurumlar olarak sivil toplum ve devlet kavramları 18. yüzyılın ortalarına kadar aynı anlamda kullanılmıştır.[1]

Sivil toplumun tarihsel gelişimi dikkate alındığında sivil toplum kavramı Orta Çağda kültürel ve ekonomik anlamda burjuvazinin ortaya çıkması ve kentleşmenin bir sonucu olarak görülmektedir. Sivil toplum Batı’da insanların çıkarlarını devlet dışında elde etmek üzere, meşruluğu kabul edilen sınırlı örgütlenmeler biçiminde ortaya çıkmıştır.[2] Batı toplumunda yaşanan feodalite, kilise, kral-burjuvazi ilişkileri iktidarın müdahale alanı dışında bazı alanların varlığının kabulünü kolaylaştırmıştır.[3]

Avrupa’da tarih boyunca farklı şekillerde yorumlanan sivil toplum kavramı, Aydınlanma Çağı’na kadar belli bir hukuk düzenine tâbi bir tür siyasi örgüt olarak anlaşılmıştır. Lütfi Sunar’a göre sivil olanla, siyasal olanın ayrımının henüz yapılmadığı bu anlayışta, sivil toplum ve devlet neredeyse eş anlamlıdır ve iyi vatandaşlıkla yakından ilişkili ahlaki bir değerdir.[4] İdris Küçükömer, sivil toplumu Batı kültürel birikiminin ürünü olarak görürken, Şerif Mardin sivil toplumu “medenilik anlayışıyla Batı Avrupa toplumsal tarihinde önemli bir sosyal aşama, tarih felsefesi alanında bir tartışma alanı ve devleti protesto etme geleneği” şeklinde tanımlamaktadır.

Sivil toplum kavramı Batı’da Sanayi Devrimi ile ortaya çıkan yeni toplumsal ve siyasi arayışların sonunda oluşmuştur. 17. yüzyıldan itibaren siyasi değerler üzerine yoğun tartışmalar ve arayışlar ortaya çıkmış, bunun bir uzantısı olarak sivil toplum kavramına ilişkin değişik anlamlar gelişmiştir. Thomas Hobbes, John Locke ve Jean-Jacques Rousseau, sivil toplum kavramını siyasi otoriteyi ortaya çıkaran kamusal alan anlamında kullanmıştır.[5] Sivil toplumu devletten sistemli olarak ayıran ilk düşünür Hegel’dir. Hegel sivil toplumun yaşamının ulus devletinkinden farklı olduğunu belirtmiştir. Hegel’e göre sivil toplum, devletçi siyasi toplumun ötesindeki alandır, ancak devlet bu alanı düzenlemeli, egemenlik altına almalıdır.[6]

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası kurum ve kuruluşlar, devletlerin mutlak otorite olduğu anlayışını aşındırarak sivil gelişmeleri desteklemeye başlamıştır. AB ve müktesebatı STK mevzuatının ve uygulamasının yerleşmesine ve hızlanmasına yeni ivme kazandırmıştır. Avrupa’da sivil toplumun ve STK’nın günümüzdeki öneminde ve canlanmasında, Sovyetler ve Doğu Avrupa’daki merkezi, bürokratik devlet yapılarının başarısız olması ve çökmesi ile küresel gelişme ve değişmeler önemli rol oynamıştır. Devletçi yapıların başarısızlığı ve çökmesi ile özel girişim ve sivil inisiyatifin hızlı, verimli  ve etkin başarı sağlaması, bireyin ve sosyal aktivitelerinin önemini artırmış, çıkar temelli olmayan yeni tür sosyal hareketlerin ve sivil toplum kuruluşlarının oluşmasını sağlamıştır. Böylece aktif ve katılımcı bir sivil toplum anlayışı da öne çıkmıştır.[7]

2.2- Türkiye’de Dernekler Ve Mevzuatının Tarihsel gelişimi; Türkiye geçmişten günümüze intikal etmiş olan birçok değerli ve önemli tecrübe, birikim ve kuruma sahiptir. Türklerde, ferdi veya cemaatle yardımlaşma ve dayanışma ile ilgili inanç ve geleneklerin öteden beri var olduğu anlaşılmaktadır. Çok eski Hanif Türklerde bile, sivil dayanışma anlamında, Tanrı adına yoksullara yardım etme, çıplakları giydirme, açları doyurma inancına İslamiyet öncesi Hanif Türk geleneği kültür ve destanlarında da rastlanmaktadır. Tarihte bildiğimiz ilk cemiyet; Mekke’de Nübüvvetinden önce Hz.

Muhammed’in de kurucusu ve üyeleri arasında olduğu Hanif Müslümanlarca kurulan Hilf ül-Füdul-“Erdemliler Cemiyetidir. Hz. Muhammed de cemaat, cemiyet, vakıf ve dernekçiliği önermiştir. İslam Medeniyetinin (özellikle Alevi İslam anlayışında daha bariz olmak üzere) başta cemaat, cemiyet, cem evi ve vakıf olmak üzere, STK’ları teşviki ile Türk-İslam âleminde bu alanda mevzuat, canlılık ve çağdaş uygulama örnekleri pek çok bulunmaktadır.[8]

Cumhuriyet Öncesi yazılı olan ve olmayan geleneksel STK hukuku ve uygulaması bile; dünyaca ibret ve örnek alınacak düzeydedir. Selçuklularda başlayan Ahilik (ve Bacılık) ve fütüvvet birlik ve kurumları ile Alevi-Bektaşi cem evi ve dergahları, da dünya’da ilklere örnektir. Çağdaş cemiyetlerimiz, Osmanlıda mevzuatla tüzel kişilik de kazanmaya başlamış Cumhuriyetle de en gelişmiş tecrübeyle yaşanmış bulunmaktadır. Selçuklularda başlayan Ahilik (ve Bacılık) ve fütüvvet birlik ve kurumları ile Alevi-Bektaşi cem evi ve dergahları da dünya’da ilklere örnektir. Türk tarihinde ilk kez Selçuklularda 12. yüzyılda vakıfların mülkiyetindeki tarımsal alanların merkezi otoritenin kontrolünden kurtulması ile bir STK türü olan vakıf ortaya çıkmıştır.[9] Başlangıçta devleti temsilen ellerine aldıkları bu yetkiler, zamanla vakıfları yöneten İslami seçkinlerin devlet dışında bir unsur olarak güç kazanmalarını sağlamıştır. Vakıflar, Osmanlı İmparatorluğunda da korunarak gelişimini sürdürmüştür. Özellikle Avrupa ve Arap ülkelerinde kazanılan yerlerde sayısız vakıfların kurulması ile eğitim, sağlık, dini hizmetler ve benzeri konularda geniş kitlelere yönelik olanaklar sağlanmıştır.[10]

 Anadolu’da Kütahya’daki tespit edilen sendikal faaliyet ve toplu iş sözleşmesi de Türk-İslam medeniyetinde tespit edilen dünyada ilk sendikal STK uygulamalarından bir başka türüdür.[11]

Osmanlı Devletinde, devlet – toplum ilişkisi üç dönemde incelenmektedir. Birinci dönem; 16. yüzyıl öncesini kapsamakta olup, ekonomik alanda ahilik, lonca gibi esnaf kuruluşları, kültürel alanda ise başta tarikatlar olmak üzere dini topluluklar önemli rol oynamışlardır. İkinci dönem ise 16. yüzyıl sonrasıdır. Bu dönemde merkezi otorite sivil toplumun gelişmesine engel teşkil etmiştir. Üçüncü dönem ise 19. yüzyıldır. Bu dönemde Osmanlı modernleşmesi başlamış, hukuk, idare, ekonomi ve eğitim alanlarındaki reformlarda sivil toplum alanında canlanma sağlamıştır.[12]

Osmanlı toplumunda sivil toplum potansiyeli taşıyan bazı unsurlardan da bahsedebiliriz: Birincisi, Osmanlının “ümmet-millet sistemi”ne dayalı bir toplumsal yapısının olması ve farklı milletlere sınırlı da olsa özerk bir alan tanımış olması sivil toplum görüntüsü çağrıştırabilir. İkinci sivil toplum unsuru olabilme özelliği taşıyan yapılanma ise “loncalar”dır. “Loncalar, bir taraftan İslami tasavvufi düşünceye, fütüvvet ilkelerine bağlı kalarak tekke ve zaviyelerde ki şeyh-mürit ilişkisine benzer işyerlerindeki usta-çırak ilişkisi oluşturulan ahilik teşkilatına dayanır. Zamanla şehirlerde merkezileşen ahilik-bacılık kurumları, esnaf birlikleri şekline dönüşerek loncalar şeklini almışlardır. Loncaların toplumsal işlevleri nedeniyle Osmanlı toplum yapısında bir sivil toplum unsuru olarak zikredilmesi son derece önemlidir. Üçüncüsü de kurumsallaşmış olan dini örgütlenmelerdir. Dini örgütlenmeler resmi düzeyde ve halk düzeyinde olmak üzere ikili bir yapılanma olarak görülür. Resmi kanat Şeyhülislamın temsil ettiği ulema grubu (Şeyhülislam, kadı, müderris vb.)dur. Dini örgütlenmelerin halk kanadında ise “tarikatların” olduğunu görüyoruz. İslam toplumlarının gerçek anlamda sivil dini örgütleri diyebileceğimiz tarikatlar en güçlü liderleri bile zaman zaman etkileyip yönlendirebildikleri halde[13], sürekli olarak devletin resmi bürokratik örgütlenmesi dışında kalmışlardır. Tarikatlar, Osmanlıda devlet ile toplum arasında, bugünkü şekliyle ve anlamıyla bulunmayan ikincil gruplardan (dernekler, baskı grupları, sendikalar vb.) doğan boşluğu doldurarak, devlet ile toplum arasında tampon görevi görmüş ve devlet ile toplum arasındaki iletişimi sağlayan kanallardan biri olmuştur.[14] Dördüncü sivil toplum örgütlenmesi ise vakıflardır. Kurumsal anlamda bir sivil toplum örgütlenmesi olarak tarihten tevarüs ettiğimiz vakıflar; dünyada henüz, “sosyal adalet”, “sosyal refah”, “dengeli gelir dağılımı” , “sosyal güvenlik” ve “sosyal hizmet” gibi kavramlar telaffuz edilmediği dönemlerde, Türk-İslam medeniyeti ve toplumlarında ve Osmanlıda devletin organizasyon şemasında yer almayan ama devletin ilgisi ve bilgisi dâhilinde bu kavramların içini doldurmaya yönelik sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel bir faaliyet alanı ve örgütlü sivil dayanışma örneği olarak teşekkül etmişlerdir. Vakıflar diğer sivil toplum potansiyeli taşıyan unsurlara göre daha bağımsız olmalarının yanında diğer unsurlara destek olmaları açısından da ayrı bir öneme haizdirler.[15]

Tanzimat dönemi ve Tanzimat sonrası dönemde ise Osmanlı Devleti’nde modernleşme ve yenilikçi hareketlere rastlanmaktadır. Bu dönemde ortaya çıkan Sened-i İttifak, Gülhane Hatt-ı Hümayunu, Islahat Fermanı, I. ve II. Meşrutiyet gibi yenilikçi hareketler sivil toplumun gelişmesi adına yararlı olmuştur. Gerçekleştirilen hukuki reformlar, devletin varlık alanlarını daraltarak, sivil toplum inisiyatifini biraz daha genişletmiştir.[16]

Tanzimat, Türk Siyasal Tarihinde modernleşme yönünde bir tercihin açıkça belli olmasını temsil etmesi nedeni ile önem taşır. Osmanlı siyasal sisteminde Tanzimat’la birlikte ivme kazanan modernleşme girişimleri iki önemli gelişmesini de beraberinde getirmiştir. Bu gelişmelerden ilki: İdari ve askeri alanda girişilen reformlarla, zayıflayan merkezi otoritenin yeniden güçlendirilmesi yönündeki reformlardır. Böyle bir gelişme aynı zamanda sivil toplumu denetimi altına almayı kolaylaştırıcı rol oynar. İkincisi ise: Tanzimat Fermanı ile başlayan temel hak ve özgürlüklere, yazılı anayasal belgelerde yer verilmesi anlayışı, günümüzde Batı’dakine benzer sivil toplum öğelerinin tohumlarını da taşımaktadır. Çünkü çoğulcu toplumun belirleyici özelliği insan haklarının siyasal otorite karşısında belirli teminatlara kavuşması süreci Tanzimat fermanı ile birlikte başlamıştır.[17]

Osmanlı usulü medeni kanun olan Mecelle (1876), tüzel kişiliği açıkça tanımamakla birlikte bir araya gelmeye cemiyet oluşturmaya müsaade etmektedir. 1876 Anayasasında dernek kurma hakkından söz edilmemekle birlikte yasaklayıcı ve engelleyici bir hüküm bulunmamaktadır. Osmanlı Döneminde bugün anladığımız şekilde dernekler hukuku, 1908 tarihinde II. Meşrutiyetin ilanından sonra, 1909 tarihinde Cemiyetler Kanunu ile başlamıştır. Bu kanun 1901 tarihli Fransız Dernekler Kanunu model alınarak hazırlanmıştır.[18]

İlk sendikalar da 1909 da yürürlüğe giren dernekler yasası çerçevesinde kurulmuştur. Kooperatifçilik hareketi ise Osmanlı Devletinde 1860’larda zamanın Niş valisi Mithat Paşa’nın öncülüğünde, tabandan değil tavandan bir girişimle memleket sandıkları ile başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğunda ilk odalar 1879 yılında kurulmuştur. Bu kuruluşlara verilen temel işlev daha çok hükümete ve üyelerine danışmanlık yapma ile sınırlı tutulmuştur. 1910 yılında kabul edilen (Ticaret ve Sanayi Odaları Nizamnamesi) ile tüccar ve sanayiciler aynı çatı altında örgütlendirilmişlerdir. Osmanlı’da ilk zirai kuruluşlar 1876 ve 1881 yıllarında yapılan düzenlemeler sonucu ortaya çıkmıştır.[19]

Osmanlı’da, Kanun-i Esasi’nin ikinci kez uygulamaya konulmasından sonra toplumsal yaşamda pek çok değişiklik yaşanmıştır. Mecliste sivil toplumun gelişimi açısından önem taşıyan birçok yasa kabul edilmiştir. Bu yasalar arasında önemli olanları; toplantı, basın, grev ve dernekler yasalarıdır.[20]

Cumhuriyet Dönemi: Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından mirası üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti birey ile devlet arasında ve devlet ile üçüncü sektör arasında yeni bir toplumsal sözleşme yapılmasını sağlamıştır. Sivil-ordu bürokrasisine aydınların da katılmasını getiren bu toplumsal sözleşme ile birlikte Türkiye’de batı tarzı merkezi yönetim sistemi benimsenmiştir.[21] Cumhuriyet dönemine her ne kadar yeni bir devlet ve toplum projesi ile girilmiş olsa da, sivil toplum örgütlenmesi açısından Osmanlıdan gelen siyasal ve toplumsal miras ve kültürün büyük ölçüde devam ettiğini görmekteyiz. 1923 yılında, 1909 tarihli kanun değiştirilmiş ve dernekler büyük ölçüde yürütme organının denetimine tabi kılınmıştır. Bu durum 1926 yılına kadar devem etmiş, bu tarihte İsviçre Medeni Kanununun benimsenmesi ile Türkiye’ye liberal bir dernekler hukuku düzenlemesi gelmiştir. Cumhuriyet döneminde ayrı bir yeri olan tek partili dönemin, modernleştirici anlayışına ters düşen hiç bir cemiyete, örgütlenmeye geçit vermeyen yasakçı bir dönem olduğu bilinen bir gerçektir.

Türkiye’de Osmanlı yönetiminden sonra Avrupa’dan tercümeyle ülkemize uyarlanarak 1926’da yürürlüğe giren Türk Medeni Kanununun 53 vd. maddeleri cemiyetleri düzenler. O günün şartlarına göre bir düzenleme getiren bu hükümler yetersiz kaldığından, daha sonra 1938′ de 3512 s.lı Cemiyetler Kanunu çıkarılmış ve bu üç kez değişikliğe uğramıştır. Bu da gelişen toplum ve şartlar karşısında yetersiz kalınca, 1961 Anayasasına uygun olarak, 1972’de bu alanda 1630 s.lı Dernekler Kanunu çıkarılmıştır.

Türkiye’de sivil toplumun dönüm noktalarından birisi olarak, 1946’da çok partili hayata geçiş gösterilebilir. Çok partili hayata geçiş sivil toplumun gelişmesi açısından da önemli katkılar sağlamıştır. Bu dönemde, siyasal alanda yaşanan gelişmelerin yanında, sivil örgütlenmelerin yaygınlaştığı ve güç kazandığı görülmektedir. Bu dönemde muhalefet odaklarının sesleri yükselmeye başlamış ve çeşitli şekillerde (siyasal partiler, basın kuruluşları, dernekler ve sendikalar gibi) örgütlenmelere imkân sağlanmıştır.[22]

Türkiye II. Dünya Savaşından sonra, Dünyadaki ve Avrupa’daki yeni oluşumların içinde yer almıştır. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyinin kurucu üyesi olmuştur. 1938’de kabul edilen Cemiyetler Kanunu 1945 sonrası daha toleranslı olarak uygulanmaya başlanmıştır.[23] 1946 yılında dernekler hukuku açısından önemli bir kanun olan 4919 Sayılı Kanun çıkarılmıştır. 4919 Sayılı Kanunla ilk kez Medeni Kanunun özgürlükçü serbest kuruluş sistemi ile Cemiyetler Kanunun düzenlemesi arasında paralellik kurulmuştur.[24]

1950 yılında başlayan çok partili dönemde sivil toplum kuruluşları bakımından yeni bir süreç başlamıştır. Bu dönemde dernekler, vakıflar, dini gruplar, işçi sendikaları, işveren kesimi, köylü kesimi ve farklılaşan medya gibi unsurlar tek partili dönemden sonra yeniden ortaya çıkmıştır. Ancak bu gruplar siyasal yaşamın aktörleri olamamıştır.[25]

1960 sonrasında yaşanan gelişmeler ile sivil toplum kuruluşları, sadece kamunun gücünün yetmediği alanları dolduran ikincil örgütlenmeler olmaktan çıkmış, baskı grupları olarak toplumsal ve siyasal gündemi oluşturmaya başlamıştır.[26]

1961 Anayasası, özgürlükçü demokratik düzen içerisinde dernek kurma hakkı ve bir araya gelme özgürlüğünü kişinin temel hakları ve özgürlükleri kapsamında düzenlemiştir. Böylece dernekler alanında önemli bir gelişme yaşanmıştır,[27] Anayasanın 28. ve 29. maddeleri dernek kurma ve toplantı yapma özgürlüğünü genişleterek bu sürecin yasal üst yapısını kurmuştur. Köyden kente göçün de katkısı ile şehirleşmenin hızlandığı 1960 sonrasında hemşerilik dernekleri, cami ve hayırlar yaptırma ve yaşatma dernekleri, eski köylü-yeni kentlinin uyum çabaları sonucunda doğmuştur.[28]

Ancak bazı derneklerin anarşi ve terörle ilişkileri nedeniyle 12 Mart 1971 muhtırasını izleyen hukuki düzenlemelerle, dernekler hukukunda önemli kısıtlamalara neden olmuştur. 1972 tarihli ve 1630 sayılı Dernekler Kanunu, aslında bir “kısıtlamalar” düzenlemesidir. Cemiyet sözcüğü yerine “dernek” sözcüğü de ilk kez bu kanunda kullanılmıştır.[29]

Sivil toplum teriminin Türk siyasi söylemine girmesi, 1980’lere rastlamaktadır. 1980 sonrası dönem Türk sivil toplumu açısından bir dönüm noktasını teşkil etmiştir. Bu dönemde sivil toplum oluşumu yönünde görülen gelişme, sivil toplum unsurlarının Türkiye’deki geleneksel merkeziyetçi devlet alanına karşı bir varlık alanı oluşturması yönünde olmuştur. Bunu sağlayan iki faktörden birincisi, Türk siyasetinde meydana gelen değişme, ikincisi ise resmi söylemin dışında, yeni ve farklı söylemlere sarılan otonom sosyal grupların ortaya çıkması olmuştur.[30]

1982 Anayasası çerçevesinde sivil toplumun temel taşları olarak tanımlanabilecek temsili kuruluşların siyaset yapması yasaklanmıştır. Sendikalar, odalar, meslek odaları, üniversiteler her türlü gönüllü kuruluşlar, siyaset yapması yasaklanan kuruluşlar arasındadır. Ayrıca bu dönemde siyasi partilerin de doğrudan kayıtlı üye kitlesi dışında, bir taban ile ilişki kurmasını sağlayabilecek yan kuruluşlar kapatılmıştır.[31]

Türkiye’de 1983 seçimleri ile sona eren askeri yönetimin ardından, sivil toplum örgütleri, bireyi devlet karşısında koruyacak mekanizmalar olarak değerlendirilmiştir.[32] 1982 Anayasasının kabulünden sonra, yeni Anayasanın tüm müesseselere getirdiği yenilik ve değişiklikler gibi; bu Anayasanın ruhuna uygun olarak derneklerde de bazı yenilik ve değişikliklere gidilmiştir. Bunun için 1983’de 2908 s.lı Dernekler Kanunu çıkarılıp yürürlüğe konmuştur. Özallı ANAP hükümetleri dönemi, dernek ve STK için geniş özgürlük dönemi başlatmış ve mevzuatını aşama aşama iyileştirerek uluslar arası mevzuat ve AB müktesebatı standartlarına uyumu başlatmıştır.

Bu Kanunların ve ilgili mevzuatın uygulama alanı sadece dernekler olmadığı gibi, dernekleri ilgilendiren yasalar da sadece bu yasalar değildir. Birçok yasada dernekleri ilgilendiren hükümler bulunmaktadır. Dernek ve STK mevzuatı birbiriyle ilgilidir. DK ve Türk Medeni Kanununda birbirine yollamalar yapılmıştır. Bu Kanunlarda bazı maddelerinin kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına da uygulanacağına dair hüküm ile sendikalarla alakalı hüküm vardır. … vs. Siyasi Partiler Kanunu, Bu Kanuna yollamalar yapmaktadır. Bu Kanun’da ise siyasi partiler ile ilgili hükümler vardır. Özet olarak; işçi ve işveren sendikaları, siyasi partiler, kanunla kurulan meslek kuruluşları, vakıflar, spor kulüpleri ile diğer benzeri Kurum ve kuruluşlar, başka bir deyişle tüm STK’lar, bazı çalışmaları itibariyle, konu ve kendi kanunlarındaki atıflar gereği, Dernekler Kanununu ve ilgili mevzuatı ilgilendirmektedir.[33]

1985 sonrası sivil toplumun artık gündelik sorunlar dâhil olmak üzere tüm sorunların örgütlenme ile çözülebileceği anlayışının yaygınlaşması ile birlikte sivil toplum kuruluşlarında sayı ve çeşit yönünde artış görülmüştür. Çevre, kadın, tüketiciyi koruma gibi görece az işlenmiş alanlarda örgütlenmeler meydana gelmiştir.[34]

1990’lardan sonra giderek sivilleşen Türk hukuk sistemi hem bireysel özgürlüklerin gelişmesine hem de sivil toplumun gelişmesinin önündeki engelleri kaldırmasına katkılar sağlamıştır. Fakat örgütlenme ve kendi sorunlarını devlet katkısına ihtiyaç duymadan çözme yeteneği birden bire elde edilecek bir durum değildir.

1992’de gerçekleştirilen Rio Konferansı sonrasında sivil toplum örgütlerinin katılımına açık uluslararası projelerin desteklenmesi eğilimi ortaya çıkmış, bunun sonuçları ülkemize de yansımıştır. Vancouver’de yapılan Dünya I.Habitat Konferansı sonrasında Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 100’ü aşkın ülke “ulusal komiteler” oluşturarak, Ulusal Gündem 21 hazırlığı sürecine girmişlerdir.

Globalleşmenin hız kazanmasıyla birlikte uluslararası alanda ulus-aşırı özellikleriyle karşımıza çıkan bazı sivil toplum örgütlerinin, uluslararası kurumlarda ‘danışman’ statüsüne sahip (olduğu), özellikle 1993 Viyana İnsan Hakları Toplantısı’ndan sonra Birleşmiş Milletlerin sivil toplum kuruluşlarına daha geniş ve etkin roller vermeye başladığı görülür. Haziran 1996’da İstanbul’da yapılan Habitat II Konferansı sonrasında Yerel Gündem 21 çabalarının yoğunlaşması, sivil toplum örgütleri ve yerel yönetimler arasındaki işbirliğinin geliştirilmesi yanında, sivil toplum kavramının kamusal tartışma gündemine girmesini sağlamıştır. Çünkü Habitat Gündeminin etkin olarak pratik yaşama geçirilmesi, öncelikle yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve yurttaşların etkin katılımını öngörüyordu.

Habitat Gündemi İstanbul Bildirgesi’nin 12. maddesi, hükümetlere, sivil toplum örgütlerini ve yerel yönetimleri ”yapabilir kılma” stratejisinin gerçekleştirilme yolları ile “katılım”ın sağlanması yollarını gösteriyor, onları bu konuda yükümlü tutuyordu.[35]

Sivil Toplum Kuruluşlarının toplumsal algıda tanınırlık bakımından zirveye çıktığı dönem, 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi sonrasındaki süreçtir. Bu dönemde Sivil Toplum Kuruluşları, toplumsal dayanışma anlamında son derece nitelikli ve karşılıklı güvene dayalı bir ortam yaratmıştır. Bu dönemde kamuoyunun Sivil Toplum Kuruluşlarına bakışında önemli bir pozitif değişim yaşanmış ve Sivil Toplum Kuruluşları daha meşru bir kurum olarak algılanmıştır.[36] Marmara Depremi öncesinde Türkiye’de afetlere yönelik kurulan sivil toplum kuruluşlarının sayısı sınırlı iken depremler sonrasında bu yönde çalışma yapan 1200 sivil toplum kuruluşu kurulmuştur.[37]

Türkiye’de sivil toplum açısından önemli bir gelişme de sivil toplum kuruluşlarının Avrupa Birliği (AB) ile müzakere sürecinde önem kazanmasıdır. 1999 Helsinki AB Zirvesi ile tekrardan başlayan Türkiye’nin adaylık sürecinde sivil toplum kuruluşları politik konulardan farklı olarak eğitim, kültür ve çevre gibi toplumu ilgilendiren konularda toplumu bilgilendirme görevini üstlenmiştir.[38]

AB üyelik süreci temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi ve korunması için dernekler mevzuatını pozitif değiştirme fırsatları sunmaktadır. Türkiye’de birçok konuda olduğu gibi Dernekler Kanunu ve ilgili mevzuatı da baştan sona değiştirildi… Yürürlükteki 5253 sayılı Dernekler ve Türk Medeni kanunları Anayasa’dan soma, dernekler hukukunun çerçevesini çizmekte ve çalışmalarımızın ana konusunu teşkil etmektedir. AB ülkelerinde uygulamaya devam edildiği halde Derneklerin idari ve denetim örgütünü Emniyet -polis birimi olmaktan il önce çıkarıp sivil birim şeklinde örgütleme AB müktesebatına uyum mevzuatıyla başarılmıştır. İnsan haklarına dayanan, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti ideali olan toplum modeli oluşturmaya çalışılmıştır. Dernek vb STK’larını önemseyen, değer veren, düşünce ve ideolojik farklılıkları zenginlik olarak gören bir kamu yönetimi anlayışına zemin oluşturulmuştur.

Görmezden geldiği vatandaşlarının tümünü kanun önünde eşit gören ve onlara eşit davranmayı ilke edinen bir kamu yönetimi anlayışına ve her türden vatandaşını kamusal alanda var kılmak isteyen, hak ve özgürlüklerini koruyan bir yönetim modeline gidilmiştir. Türkiye’de sivil toplum örgütleri, özellikle son 15 yılda gerek etkinlik ve söylemleri, gerekse de siyasal otoriteyle mesafesi açısından sıkça gündeme gelmekte ve tartışılmaktadır. Yakın zamanda, büyük şehir ve anakentlerde gerçekleşen mitingler ve bu mitinglerin organizasyonunda sivil toplum örgütlerinin aktif rol oynaması medyada ve kamuoyunda bu örgütlere yönelik ilginin artışına neden olmuştur. Zira bu örgütler, yaşanan siyasal gelişmelerde taraf olma, kanaat geliştirme ve kamuoyu oluşturma noktasında söz sahibi olmaktadırlar.[39] Öyle ki darbe heveslileri bile STK’lardan yararlanma stratejisi kullanmışlardır.

Dernek vb STK’ları aracılığı ile AB fonlarından daha fazla katkı elde ederek kendi vatandaşının refah düzeyini, yaşam standartlarını daha yükseğe çıkartan bir bakış açısı topluma yayılmıştır. Artık Dernek vb STK’larından korkmayan ve korkmak için gerekçe üretmeyen hatta onları teşvik eden bir idari bakış hâkim kılınmıştır.


[1]KENAE John; “Despotizm ve Demokrasi: Sivil Toplum ve Devlet, Avrupa’da Yeni Yaklaşımlar”, (Çev: Levent Köker), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1993 s.35

[2]  AZAKLI S.; “Devlet-Sivil Toplum ve Türkiye”, s.224

[3] YILMAZ Aytekin, “Çağdaş Siyasal Akımlar, Modern Demokraside Yeni Arayışlar”, Vadi Yayınları, 2. Basım, 2003 – Ankara s.325.

[4] SUNAR L.;  Avrupalı Bir Kavram Olarak Sivil’in Oluşumu ve Avrupa Birliği’nin STK’larla İlişkileri, 2004, I. Ç. Onsekiz Mart Ünv., Ulusal Sivil Toplum K. Kongresi.

[5] ÇAHA Ö.; 1980 Sonrası Türkiye’sinde Sivil Toplum Arayışları, s.28

[6] BOSTANCI N.; “Devlet ve Sivil Toplum”, s.181

[7] YILMAZ, a.g.e., s.320; UÇAR B., “Sivil Ve Özel Girişimin Türk Dünyası Güncel Sorunlarının Çözümüne Katkısı”

[8] AKGÜNDÜZ A. -CİN H., “Türk Hukuk Tarihi”, Selçuk Ünv. Y., Konya, 1989.; UÇAR B., “Sivil Ve Özel Girişimin Türk Dünyası Güncel Sorunlarının Çözümüne Katkısı”, 6. UA Türk Dünyası Kongresi kitabı, Celalabat, 2008, s.: 249.

[9] AKGÜNDÜZ A., “Mukayeseli İslam ve Osmanlı Hukuku Kulliyatı”; İslam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakfı Müessesesi, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Y. İstanbul; UÇAR B., (ANAP Hükümetlerinde) Çağ Atlarken, Mastar Tezi,  ZY Güven Zülfikar Yayıncılık, Ankara,1998.

[10] Türkiye Genç İşadamları D., “2000’li Yıllara Doğru Türkiye’nin Önde Gelen Sorunlarına Yaklaşımlar, Sivil Toplum Örgütleri” İstanbul Simge O.M., 1997, s.40

[11] AKGÜNDÜZ A. -CİN H.,  a.g.e.;  UÇAR B., (ANAP Hükümetlerinde) Çağ Atlarken, Mastar Tezi,  ZY Güven Zülfikar Yayıncılık, Ankara,1998 s.55; Hak-İş Dergisi S.15, 1991;  Öz Gıda-İş 6.olağan Genel Kurul Çalışma Rp. Aralık 1989, s. 30.

[12] ÇEPEL Z., AB Sivil Toplum Diyalogu ve Türkiye:Demokratikleşme Bağlamında Sorunlar ve Beklentiler, http://www.sivilgazete.org/2007.08.09/ab-sivil-toplum-diyalogu-ve-turkiye-demokratiklesme-baglaminda-sorunlar-ve-beklentiler/, Erişim: 18.11.2009

[13] Emir sultan, Akşemsettin, A. M. Hüdai ve tarikatları onlarca padişahı ve devlet adamını ardınca yürütmesi sivil toplumun Osmanlıdaki ve Türk-İslam tarihindeki yerini anlatmaya en iyi örnektir.

[14] SOYKUT R., “Orta Yaş Ahilik”, Ankara 1971, s.: 87.; Hak-İş Dergisi S.15, 1991;  Öz Gıda-İş 6.olağan Genel Kurul Çalışma Rp. Aralık 1989, s. 29-30.; Hak-İş 6. olağan Genel Kurul Faal. Rp. 1989, S.486.

[15] ABAY A., Sivil Toplum ve Demokrasi Bağlamında Sivil Dayanışma ve Sivil Toplum Örgütleri, http://iibf.ogu.edu.tr/kongre/bildiriler/06-04.pdf,  06.11.2009; AKGÜNDÜZ A., “Mukayeseli İslam ve Osmanlı Hukuku Kulliyatı”; İslam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakfı Müessesesi, Osmanlı Arş. Vakfı Y. İstanbul

[16] USTA S., “Avrupa Birliği’ne Giriş Sürecinde Sivil Toplum Kuruluşları: Sivil Toplum, Demokrasi ve Güven”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, s.53, Konya 2006.

[17] DOĞAN İ., Tanzimat Sonrası Osmanlı Devlet Yönetiminde Toplumsal Örgütlenmeye Bakış http://www.akader.info/KHUKA/2001_eylul/ tanzimat_sonrasi.htm, s.1-4

[18] ÖZSUNAY E., Türkiye’de Sivil Toplum Kuruluşları Sempozyumu-XIV, AB Uyum Süreci ve STK’lar, İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Yayınları, 2003, s. 12

[19] GÖNEL A., Araştırma Raporu, Önde Gelen STK’lar, İstanbul:Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, Ocak,1998, s. 6

[20] USTA , a.g.e.,  s.54 ,

[21] SARIBAY A., Türkiye’de Sivil Toplum ve Demokrasi,Global Yerel Eksende Türkiye, A.Y.Sarı bay, Fuat Keyman(der), İstanbul, 2000, s.105

[22] USTA , a.g.e., s.55

[23] TOKSÖZ F., Türkiye’nin Diğer Avrupa Ülkeleri ile Karşılaştırmalı Durumu”, AB Uyum Süreci ve STK lar, İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı Yay,Haziran,2004, s.142

[24]  ÖZSUNAY E., “Türkiye’de Sivil Toplum Kuruluşları Sempozyumu-XIV, AB Uyum Süreci ve STK’lar”,  s.12, T. Ekonomik ve Toplumsal Tarih V. Y., İst., 2003.

[25] ÇEPEL, a.g.e., s.4

[26] GÖNEL, a.g.e., s.97

[27] ÖZSUNAY, a.g.e., s.13

[28] GÖNEL, a.g.e., s.4

[29] ÖZSUNAY, a.g.e,s.13

[30] ÇAHA Ö., Sivil Kadın,Türkiye’de Sivil Toplum Ve Kadın,Ankara:Vadi Yayınları,1996, s.136

[31] ÖNCÜ A.,”Sivil Toplum ve Katılım”,Sivil Toplum,Ed:Yurdakul Fincancı,İstanbul: TÜSES Yayınları,1991, s. 42

[32] ERCAN H., “Türkiye’de Sivil Toplum Tartışmaları Üzerine” C.Ü Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:26,NO: 1 Mayıs, 2002, s.71

[33] UÇAR B., “(ANAP Hükümetlerinde) Çağ Atlarken,”; “Dernekler Kanunu ve İlgili Mevzuat”, Kartal Yayınevi, Ankara 2005; “Dernekler Hukuku”, Adalet Y., Ankara, 2005; “(TMK) Dernek-Vakıf Mevzuatı”, Adalet Y., Ankara, 2002; “Dernek-Kulüp-Vakıf (İle KOBİ vb İşletmesi) Maliye Muhasebe Vergisi”, Adalet Y. Ankara, 2006.

[34] GÖNEL, a.g.e, s.97

[35] TOSUN G., Demokratikleşme Sürecinde Devlet-Sivil Toplum İlişkisi ve Türkiye Örneği, s.225-226

[36] ÇOPUR H., Teoriden Pratiğe Sivil Toplum, www.ekopolitik.org/images/cust_files/070522142001.pdf

[37] SAYGIN Didem, “Avrupa Birliği Müzakere Sürecine Sivil Toplum Kuruluşlarının Bakışı”, Yüksek Lisans Tezi, s.30, Çanakkale Onsekiz Mart Ünv., SBE, 2008

[38] SAYGIN, a.g.e., s.30

[39] YILDIZ Ö., Sivil Toplum Örgütleri, ‘Özerklik’: Kavramsal Bir Açılım.

http://www1.gantep.edu.tr/~sosbil/journal/index.php/sbd/article/viewFile/3/2

No responses yet

Trackback URI | Comments RSS

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.