Tem 14 2009

Kürt Sorunu ve İslami Çözüm (I)

Published by at 00:00 under Mahmut Celal ÖZMEN

yazdır / print

Bu günlerde toplumsal ve siyasal atmosfer “Kürt sorunu” ve bölücü terör” gibi söylemlerle ısıtılıyor yeniden… Terör, güneydoğu, pkk, Kürt sorunu ve bölücülük… Elbet buna bir de  yükselen milliyetçiliği ve durumdan faydalanmak isteyen salt siyasi çıkarcılıkları da eklemek gerekiyor. PKK terör örgütü son aylar içinde otuzdan fazla Türk askerini öldürdü… T.C. Devleti, Kuzey Irak’a müdahale etmeyi düşünüyor ve bunu çeşitli biçimlerde ifade etmekten de geri durmuyor. Kuzey Irak’taki Kürtlerin liderleri olarak bilinen şahıslar da Türkiye’nin bu tavrı karşısında, kendi tehditlerini savuruyorlar… Türkiye’de sokaklar “kahrolsun PKK”, “şehitler ölmez, vatan bölünmez” sesleri ile inlerken; zaman zaman da  “kahrolsun Amerika” gibi sloganlarla yükseltilen milliyetçilik, galeyana getirilmeye çalışılan insanlarla sokaklara taşınıyor…

Sonuç; Türk ve dünya kamuoyunda “Kürt Sorunu” diye bir sorun hem de yükselen milliyetçilik diye ısıtılmaya çalışılan salt siyasi ve hesapçı bir başka sorunla birlikte yeniden tartışılmaya başladı. Bu yüzden de bu yazıda bu çift başlı garip sorunu ele almaya çalışacak ve daha çok ‘Kürtlük’ ve ‘sorun’ kavramları açısından yaklaşarak;  Kürt Sorununun tanımı, tarihi gelişim süreci, bu sorunun siyasi tarafları ve günümüzdeki siyasi konumu ile birlikte tespit ve çözüm önerileri başlıkları altında irdelemeye çalışacağız.

1- Kürt Sorunu Nedir?

Her sorunsal, en genel anlamda hem sosyal hem de dilsel anlamda bir sorundan neşet eder; yani bir soru ya da sorunsal vardır ki; bir de buna bağlı olarak tartışılan bir sorun olsun ve tartışılması gereksin… Bu anlamda evvela soru’nun ya da sorunsal’ın bir anlam içermesi gerekmektedir öncelikle, yani evvela soru olarak gelişen ve giderek sorunsal haline gelen şeyin, her ne ise kesinlikle sorunsuz olması gerekmektedir… Bu nedenle de konuya evvela bu soru ya da sorunsal’ın ne kadar anlamlı bir soru ya da sorunsal olduğunu tartışmakla ve böylelikle de “Kürt Sorunu” diye önümüze konulan bu durumun ne kadar anlamlı bir sorun olduğunun tespiti ile başlayalım. Kanaatimiz odur ki, bu bakış açısı öncelikle bu sorunun anlamsal zemini hakkında bir fikir verecek ve bu fikir ekseninde de evvela “Kürt Sorunu” denilen şeyin ne olmadığı ortaya çıkabilecektir… Zira Kürt sorunu denildiğinde ortaya çıkması beklenen şeyden çok çıkmayan ve çıkamayan şey de böylece daha net biçimde anlaşılabilecektir; öyleki; bu sorun daha en başından;

—Bölgenin ekonomik yönden geri kalmışlık sorunundan kaynaklan bir sorun mudur?;

—Yoksa sadece kültürel kimlik sorunundan kaynaklanan bir sorun mudur?;

—Yâda birilerinin çokça öyle göstermekle mesut ve mesrur oldukları biçimde bir terör sorunu mudur?

Nedir bu sorun?… Bütün bu soru biçimlerinden yola çıkarak baktığımızda ortaya çıkan gerçek neyi barındırmaktadır?… Zira gelinen nokta da her şeyin ötesinde bütün bu soru biçimlerini aşacak ölçüde bir başka tartışma söz konusudur ve bugün için bu soruna kaynaklık teşkil ettiği öne sürülen tüm bu soruları aşan biçimdeki bir başka sorun gündemdedir… Öyle ki; artık “Kürt Sorunu” denildiğinde Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Irak’ta yaşayan insanların milli-national kimliklerini yani bir Kürt milleti olduklarını tanıyıp onlara “self determination” (kendi geleceğini tayin) yani egemenlik hakkını vermeye dayalı daha kapsamlı bir sorunsaldan bile bahsedilebilmekte, bir başka bir deyimle bir Kürt Devletinin kurulması ciddi ciddi tartışılabilmektedir.. Tüm bölgede takriben 25–30 milyon Kürt nüfusun yaşadığını varsayacak olursak; bölgede bu anlamda bir Kürt sorununun çıkmış olmasının da görüleceği üzere, elbette tüm bu soruları aşan bir başka yüzü ve arka planı olduğunu da kabul etmek gerekecektir…

2- Tarihi Gelişim Süreci:

A- Türkiye Cumhuriyeti Devleti Öncesi:

Bugün için “Kürt Sorunu” diye söylenen bu sorunun asıl adı aslında 16. yüzyılın sonuna kadar Avrupa devletlerinin dillendirdiği “Şark / Doğu” sorunudur… Ve bu mesele de son büyük ve müstakil İslâm Devleti olan Osmanlı Devleti’ne karşı nasıl ayakta durabiliriz şeklindeki Hıristiyan, batılı ve Avrupalı endişelerle oluşturulmuş bir mesele idi… 17. yüzyılın ortalarından sonra maalesef bu “Şark Meselesi” doğrudan doğruya topyekun İslam dünyasına ve dolaylı bir biçimde de son büyük İslâm Devleti’ne karşı Avrupai bir birlik oluşturma çabalarına dönüştü.. Tarih içerisinde böylece anlamsal bir zemin kazandırılan bu mesele, giderek 18. yüzyılda İslâm Devleti’nin açıklarını arama maksadı ile İslâm âleminin dini, dili, kültürel ve etnik yapısını incelemeye yönelik çalışmalara konu oldu ve çokça çalışma ve teori üretildi bu meseleden… Çünkü 1789 Fransız ihtilalinden sonra ekonomik ve teknolojik yönden güç kazanan Avrupa devletleri için yeni yeni hammadde ve pazar alanları gerekliydi ve bu ihtilali kebir ile ortaya çıkan ve büyümeye yüz tutan bu vahşi kapitalizm ideolojisinin yayılma metodu gereği yeni yeni sömürü alanlarını keşfetmek ihtiyacı ortaya çıkmıştı… Bu bağlamda da İslâm Devleti ve hâkim olduğu coğrafya onların iştahını kabartmaktaydı. Onlar İslâm âlemine bu azgın bakışlarla bakarken İslâm Devleti ve ümmeti İslâm’ı anlamak ve tatbik etmekte gösterdiği zafiyet neticesinde kendisinde var olan ekonomik, askeri, teknolojik ve siyasi üstünlüğünü yavaş yavaş kaybetme sürecine girmişti. İşte bu sürecin hızlandığı 19. yüzyıldan itibaren Avrupa devletleri Osmanlı Devleti’ne “Hasta Adam” gözü ile bakmaya başladılar ve “Şark Meselesi” artık İslâm Devleti’ni nasıl yıkıp ülkesini nasıl parçalar ve paylaşırız şekline dönüştü.

Bu dönemde Fransız ihtilaliyle birlikte kapitalizm ideolojisinin hayata geçmesi beraberinde laiklik, demokrasi, hürriyet, milli kimlik (nationalizm-milliyetçilik), milletlerin kendi geleceklerini tayin hakkı (self determination) gibi fikirler çağdaşlaşma adı altında popüler oldu. Kapitalist devletler bu fikirleri etrafa modernlik-çağdaşlık, ilericilik gibi ambalajlarla yaymaya çalışıyorlardı. Bilhassa nationalizm yani milliyetçilik ve milli devlet anlayışı, İslâm akidesi gereği ümmet anlayışı etrafında bütünleşmiş İslâm âlemini “böl parçala hâkim ol” ilkesi doğrultusunda çözmek parçalamak için kullanılmak istenmiştir. Misyonerlik, oryantalizm-şarkiyatçılık yani doğu dilleri ve kültürlerini araştırma, antropoloji, arkeoloji, sosyoloji gibi bazı bilimsel kisvelerle İslâm âlemi içinde bu milliyetçilik faaliyetlerine yoğunluk vermişlerdi.

Sömürgeci Batı devletleri İslâm âleminde bu emellerine ulaşmak kastı ile milliyetçilik fikirlerini öncelikle İslâm âlemindeki Müslüman olmayan zümreler vasıtası ile yaymaya çalışmışlardı. Araplar içinde Marunîleri, Türkler arasında Dönmeleri-Yahudileri, Ermenileri, Rumları ve Şamanistleri kullanmışlardı. Kürtler arasında da Yezidileri ve Süryanileri kullanmışlardı. Ayrıca Batı’da üniversitelerde Türkoloji, Kürtoloji, Arabioloji gibi bölümler açıp güya bilimsel çalışmalar yapmışlar ve buralarda toplanan bilgiler bilimsel verilermiş gibi İslâm âlemine o Müslüman olmayan odaklar vasıtası ile taşınmak istenmişti. Bununla beraber bütün gayretler Müslüman halklarda taban bulmayınca daha sonra bu fikirlerine İslâmi kılıflar geçirmeye yani hak ile batılı karıştırmaya yönelmişlerdi. Türk-İslâm, Arap-İslâm, Kürt-İslâm gibi sentezlerle bu iğrenç fesat-fitne hapı içirilmişti. Buna ek olarak bir taraftan İslâmi anlayış zafiyeti artarken İslâm ümmetinin hayat iksiri olan İslâm’ı tatbikteki zaafın artması ile birlikte bünyesine enjekte edilen bu yıkıcı ifsat edici virüs etkisin gösterip ümmetin vücudunda kanserojen urların çıkmasına sebep olmuştur. Öyle ki, bu meyanda İslam coğrafyasında birbirinin ardı sıra; Jöntürkler, İ.T Partisi (İttihat Terakki), Arap Gençleri Cemiyeti, Arap Devrimi gibi teşkilatlar oluşmuş ve örneğin çoğu dönmeler ve diğer gayri Müslim unsurlardan oluşan Batı hayranı ve işbirlikçi İ.T Partililer 1908’de Halife II. Abdulhamid’i devirerek yönetime gelip güya Türkçü (!) ve millici tavırlar ve politikalar sergileyerek, Türkçülük ve Arapçılığın  taban bulmasında büyük rol almışlardı.. Nihayet bu çalışmalar sonuç vermiş ve bu emellere alet olan topluluklar eliyle Osmanlı Devleti basiretsiz ve beceriksiz politikalar neticesinde girdiği 1. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkarak parçalanma sürecine girmişti. Sevr Anlaşması (10 Ağustos 1920) ile Osmanlı toprakları parçalanıp sömürgeci Batılı devletlerarasında paylaşılmıştı. Bu paylaşmanın haritası dahi çizilmişti. Bu haritaya göre anlaşmanın 62–64. Maddelerinde geçtiği gibi Güneydoğu Anadolu’da bir Batılı devletin himayesinde bir Kürt Devleti de öngörülmüştü. Ancak ortada Kürt Devleti isteyen ne bir delege ne de bir halk vardı. Onun için sömürgeci Batılı devletler o zaman Kürt Devleti kurmaya muvaffak olamamışlardı.

Başta İngiltere, Fransa ve İtalya olmak üzere Batılı sömürgeci devletlerin Sevr Anlaşması’yla öngördükleri Kürt Devleti’ni o zamanlarda kuramayışlarının sebebi, o bölgede yaşayan Kürtlerde “Kürtlük kimliği” ve “Kürt Devleti” isteğinin olmayışı idi. Yani millet-ulus ve milli-ulusal devlet anlayışı ve kimliği o bölgedeki halka mal olmamıştı. Zaman zaman bazı Kürt aşiretler Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmış iseler de bu ayaklanmalar milli kimlik ileri sürerek değil de ya yönetimden gördükleri bir zulme karşı olmuştur ya da yönetimden bir maslahat elde etmek için olmuştur. Kürtçülük için ya da Kürt Devleti isteği ile değil. Hatta Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki isyanlar dahi Kürtçülük esasına binaen değildi. Bazı Kürtçüler, Türkçüler ve Cumhuriyetçiler bu isyanları Kürt kimliği ile yapılan  isyanlar olarak gösterme gayretinde olsalar da bu doğru değildir. Sömürgeci Batılı devletlerinin bunca yoğun gayretlerine rağmen bölge insanında ulusal-milli kimlik ve bilinci oluşmamış, oluşmuş olsa bile bu oluşumlarda genel üst kimlik hükmündeki İslam kimliğine karşı üstünlük elde edememiştir…

Devam edecek…

One response so far

One Response to “Kürt Sorunu ve İslami Çözüm (I)”

  1. Şahin Torunon 17 Tem 2009 at 08:47

    Sevgili Mahmut celal Bey, kürt meselesi konusundaki bu alışılmışın dışınfda yorumunuzu çok başarılı buldum…’.bülümü de okumak isterim…

    selamlarımla

Trackback URI | Comments RSS

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.