Şub 02 2010

Alevi Çalıştayımız Hayırlı Olsun Ama…!

Published by at 00:04 under Selami Saygın

yazdır / print
“Alevi Çalıştayının” 7.si ve sonuncusu Ankara / Kızılcahamam’da yapıldı. Çalıştay: “Bilim adamları ve uzmanların bir konuda ön hazırlık yapmak üzere katıldığı inceleme ve değerlendirme toplantısı” diye açıklanmaktadır. Toplantıya Alevi kuruluşu temsilcileri ve tanınmış bazı kimseler katılmıştır. Sözü edilen bu katımcıların hangileri hangi alanda uzmandır, uzmanlıklarını gösteren ne gibi nitelikleri ve eserleri vardır? Toplantıyı düzenleyenler, toplantıları için “Çalıştay” adını tercih ettiklerine göre bu soruların cevapları da malumat olarak kendilerinde olmalıdır. Aksi halde bu toplantıya genel kurul, istişare, şura gibi başlıklar verirlerdi ki belli ki davetliler bakımından bu kavramları tercih etmemişler.

Uzunca bir zamandan beri Hükümet çevreleri bir “Alevi Açılımından” söz etmektedirler. Bu kadar çok sözü edilmesine rağmen açılım henüz yapılamadığına göre demek ki açılımın içeriği henüz doldurulamamıştır.
Aleviliğin tarifi konusunda bir görüş birliği henüz sağlanamamıştır. Zaten asırlardır yazılı kayaklara dayanmaktan çok sözlü geleneklerle hayatiyetini devam ettiren bir akımın herkesi tatmin edecek bir tarifini yapmakta hayli zordur. Bu yüzden Alevilik bazılarına göre bir mezhep, bazılarına göre daha çok tasavvufi bir ekol (tarikat), bazılarına göre Şamanlıktan da pek çok unsuru kapsayan bir İslam anlayışı, bazılarına göre Şiiliğin biraz bozulmuş hali, bazılarına göre bunların hepsi anlamına gelmektedir. Diğer dini sosyal gruplar için tek bir anlayış ve temsil söz konusu olamadığı gibi Alevilik için de tek bir anlayış ve temsil de söz konusu değildir. Bu yüzden olmalı ki “Çalıştay”a Alevileri temsilen çok sayıda kuruluşun temsilcileri çağrılmıştır.

Tarifinde bir mutabakatın sağlanamadığı Alevilikle ilgili taleplerde de ortak bir görüşün olması elbette mümkün olmayacaktır. Çünkü Aleviliği temsil etmek iddiasında ki dernek ve vakıf temsilcileri için de , cami, namaz, hac, oruç gibi temel İslami ibadet ve kurumları benimseyenler olduğu gibi bunları bir sorun sayan, Sünniliğin alameti sayanlarda vardır. Hangi Alevi temsilcisinin, Alevi kitlesini ne ölçüde temsil yeteneğine sahip olduğunu kestirmekte kolay değildir. Alevi kesimi adına en çok rağbet görenlerden birisi olan İzzettin Doğan DYP’den Malatya’dan Milletvekili adayı olduğu zaman aldığı oy oranı şehrin seçmeninin yüzde onuna tekabül etmemiştir. Üstelik o seçimde DYP’ye Malatya’da oy veren seçmenlerin de tamamının Alevi olması aklen mümkün değildir. Bu yüzden Alevilik adına konuşup yazanların temsil yetenekleri çoğu kere abartılı olmaktadır.

1925’te Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasını öngören kanun çıktığında: “Madde-1-Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhinin taht-ı tasarrufunda gerek suver-i aharla tesis edilmiş bulunan bilumum tekkeler ve zaviyeler, sahiplerinin diğer şekilde hakk-ı temellük ve tasarrufları baki kalmak üzere, kamilen seddedilmiştir. Bunlardan usul-i mevzuası dairesinde fi’l-hal cami veya mescit olarak istimal edilenler ibka edilir. Ale’l-umum tarikatlarla şeyhlik, dervişlik, müridlik, dedelik, seyyidlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfrükçülük ve gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak maksadıyla nüshacılık [muskacılık] gibi unvan ve sıfatların istimaliyle bu sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve iktisası memnudur…”

Görüldüğü gibi Alevilik, Atatürk Devrimlerinden birisinde tarikatlardan birisi olarak kabul edilmiştir. Çünkü Türkiye’de Alevilik daha çok, Alevilik ve Bektaşilik diye iki ana koldan gelmektedir. Alevilik daha çok kırsal kesimde etkili iken Bektaşilik daha çok şehirliler arasında etkili olmuştur. Bu yüzden Bektaşi ekolün yazılı kaynakları Alevi ekolüne göre daha fazladır. Osmanlılar kuruluşlarından itibaren hemen her tarikat ekolünü desteklemişler ve onların ihtiyaçlarını karşılayacak büyük araziler tahsis etmişlerdir. Bektaşi ekolü de bu tahsislerden fazlası ile yararlanan tarikatlardan olmuştur. Ancak Bektaşilerin, Yeniçeri Ocağı ile tesis ettikleri sıkı organik bağlar sebebiyle, 1826’da Ocağın kanlı bir şekilde tasfiye edilmesi iledir ki onun bir uzantısı sayılan Bektaşi dergahlarının bir kısmı da kapatılmış ve önceden tahsis edilen arazilerine de el konulmuştur. Ama bütünüyle Bektaşi tekke ve zaviyeleri de yok edilebilmiş değildir. Osmanlı döneminde “sırf Alevi” oldukları için insanların asılıp kesildikleri türünden kışkırtıcı söylemler siyasal propaganda içeriğinden öteye tarihi bir değer taşımazlar. Ama buna rağmen Alevi olmayan bazı akademisyen unvanlı kimselerde zaman zaman bu propaganda dilini tercih ederek: “Alevilerin beşikteki bebeklerinden yetmişlik ihtiyarlarına kadar katledildikleri” gibi tümüyle sanal iddialara rastlanmaktadır. (Bakınız: Atilla Yayla, 12 Haziran 2009 Zaman Gazetesi)

Halbuki Osman oğulları kendi saltanatları için gerekli gördüklerinde kendi çocuklarını/kardeşlerini/yeğenlerini bile katletmişlerdir. Kendi ailelerinden olan bu kişileri de “sırf Alevi oldukları için” öldürmüş olamazlar. Ancak tarihi bilmemek veya tarihi taammüden tahrif etmek daha çok bazı akademisyenlerde görülen bir alışkanlık olmalıdır. Belki de bir meslek hastalığıdır.

Tekke ve Zaviyeleri kapatan yasa “Alevi Açılımının” önünde bir engeldir. Çünkü bu tür yasaları günümüz şartlarında Türkiye’de kimse değiştiremez. Değiştirilmesini teklif dahi edemez. Bu tür yasaların Anayasaya aykırı olduklarının iddiasının bile yapılamayacağı bir anayasa maddesidir. O halde açılım nasıl olacaktır? Çünkü bu yasa ile birlikte kapatılan tekke ve zaviye adlı yerlerde ki unvanlar arasında, “Dedelik-Babalık-Çelebilik” te vardır. Bunlar ise doğrudan Alevilikle ilgili unvanlardır. Demek ki bu yasa açıkça “Aleviliği bir tarikat” saymıştır. Böylesi “çalıştayların” gücü bu değişikliğe yeter mi? Zamanla görülecektir.

Ancak Tekke ve Zaviyeleri kapatan yasada açıkça yasaklanan kurumlardan Alevilikle ilgili olanların şöyle veya böyle açılmaya çalışılması buna karşılık Sünnilikle ilgili sayılanların ise hala Türkiye için tehdit sayılması da gülünç ve akıl dışı bir tutumdur.

Tekke ve Zaviyeleri kapatan yasa ile birlikte pek çok Bektaşi tekkesinin de kapatıldığı bilinmektedir. Ancak o dönemde kapatılan bir Cemevi var mıdır? Bu yasa ile birlikte nerede hangi Cemevi kapatılmıştır? Her halde bu “çalıştayın” katılımcılarının elinde kapatılan bu cemevleri ile ilgili bilgiler vardır! Bu yasanın suç saydığı, dedeliği, babalığı ve çelebiliği kim nasıl meşru görerek, maaşlı eleman durumuna getirebilir? Böylesi “çalıştaylar” çok olurda sonuç çıkacağı son derece kuşkuludur. Ankara’da bu tür “çalıştaylar” ve heyecanlı şuralar çok olur ama kolay kolay sonuç çıkmaz.

“Aleviler, hem Osmanlılar hem de Cumhuriyet döneminde Alevi oldukları için katledildiler” gibi sanal bilgilere dayanarak Alevileri kışkırtmaya çalışanlar, bunun yerine toplumun bütün kesimlerini bu arada Alevileri de rahatlatacak gerçekçi makul teklifler, çözümler ortaya koymalıdırlar. Diyelim ki Din Bilgisi dersi. Haftada bir saat ve daha çok İnkılab Tarihi dersinin yardımcısı bir ders durumundaki bir içerikle “Din Bilgisi” dersi olur mu? Gerçekten Din Bilgisi içeriğinde bir ders olsa. Haftada en az iki saat olsa. İsteyen veliler çocuklarını bu derse göndermeme hakkına sahip olsalar belki de Din Bilgisi dersi hakkındaki tartışmalar sona erebilir.

Diyanet İşleri Başkanlığını hala bir şirket gibi düşünenler ve orada toplumun her kesiminin hissesi olmasını savunanlar var. Her şeyden önce Diyanetin kuruluş amacını dikkate almak gerekir. Diyanet, yayınları ve çalışmaları ile daha çok Sünni kesimi değiştirmeyi amaç edinmiştir. Sünni kesimin, bazı inançlarını, bazı tercihlerini açıkça yeren görüşleri yıllarca tekrarlamıştır. Sünni kesimi istenilen şekilde değiştirmeye muktedir olduğu da söylenemez. Ama aynı Diyanetin Alevi kesimin bazı inançlarını, bazı tercihlerini yeren görüşlerine, raporlarına, yayınlarına hiç rastlanmamıştır. Buna rağmen Aleviler niçin Diyanetin varlığından şikayetçidirler?

Diyanetin mezhep ve tarikatlar arasında hisselendirilmesi yerine, özerk hale getirilmesi, başkanının hiç olmazsa il ve ilçe müftülerinin / temsilcilerinin katılacağı bir seçimle belirlenmesi, imkanlarının kendisinden beklenen görevlere göre genişletilmesi Türkiye’nin şartlarına ve geleceğine daha uygun düşecektir. Yoksa oradaki daire başkanlarının mezhepler tarikatlar arasında paylaştırılması her hangi bir sorunu çözmeyecektir. Daha özgür, daha özerk, imkanları daha geniş ve toplumun her kesiminin güvenin fazlası ile hak eden bir Diyanet geleceğin Türkiye’sine daha çok yakışır. Belki de bir “çalıştay” da Diyanet için yapılır.

Aleviler adına konuşup yazanların Diyanetten şikayetçi olmalarının makul bir açıklaması var mıdır? “Diyanet’in cami yaptığı, Sünni din anlayışını yaymaya çalıştığı” en çok tekrarlanan bir görüştür. Hatta İzzettin Doğan, Ağustos 2008’de “Diyanet’in her iki buçuk saatte bir cami yaptığı” iddiasında bulunmuştur. Camilerin yapımı hakkında bilgi sahibi olmadığı anlaşılıyor. Diyanet’in böyle bir imkana yeteneğe sahip olsa bile bunun Alevilere bir zararı var mıdır? Alevilik adına bundan şikayetçi olmak ne derece makuldür? İzzettin Doğan’ın anlayışına göre, Alevilerin bir şey elde etmesinden çok, Sünnilerin bir şeyler elde etmemsi daha önemli olmalıdır. “Alevilerin Diyanet’in bir hizmetini görmedikleri ve o hizmetlerden yararlanamadıklarına göre Diyanet’in varlığı ve yaymaya çalıştığı Sünni İslam anlayışı” bu yüzden şikayet konusu haline getirilmektedir.

Alevilik bir mezhep sayılsa bunun bir makamın onayına ihtiyaç duymayacağı açıktır. Ancak tarihte bilinen bütün İslam mezheplerinin ibadet yeri olarak kendilerine “camiyi” seçmiş olmalarına karşılık, kendini İslam’dan bilen bir Alevi Anlayışın bunun dışında “Cemevinin” de ibadethane sayılmasını istemesi tarihte emsali görülmeyen bir uygulamadır.

Türkiye’de hangi kuruluşun varlığı behemehal halkın rızasına ve faydalanmasına göre ortaya çıkmıştır? Diyelim ki, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası tesis edilirken halkın görüşü ve onayı mı alınmıştır? Sünniler bu orkestradan yararlanamadığı için, Sünni çoğunluğun ergisinden de buraya pay ayrıldığı için burası kapatılmalıdır diyen bir görüşe İzzettin Doğan acaba ne der? Muhtemelen kabul etmeyecektir. Kemalizmi, İzzettin Doğan o kadar içselleştirmiş bir görünümdedir ki, her türlü değişime onun adına itiraz edebilmekte bu arada Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasını öngören “Devrimin” yalnızca Alevilere taalluk eden kısmının şimdilik yok sayılmasını istemektedir.

K A Y N A K Ç A :
1-Ahmet Yaşar Ocak, Alevi Bektaşi İnançlarının İslam Öncesi Temelleri, İletişim yayınları, İstanbul 2000.
2-Ahmet Yaşar Ocak, Tarihten Teolojiye İslam İnançlarında Hz. Ali, TTK, Ankara 2005.
3-Ahmet Yaşar Ocak, Türk Sufiliğine Bakışlar, İletişim yayınları, İstanbul 2008.
4-Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhitler, TTK, Ankara 1998.
5-Ahmet Yaşar Ocak, Babailer İsyanı (Aleviliğin Tarihsel yapısı Yahut Anadolu’da İslam- Türk Heterodoksisinin Teşekkülü), Dergah yayınları, İstanbul 1980.
6-İsmail Kara, Cumhuriyet Türkiye’sinde Bir Mesele Olarak İslam, Dergah Yayınları, İstanbul 2008.
7-Necdet Subaşı, Sırrı Faş Eylemek Alevi Modernleşmesi, Ufuk Çizgisi Yayınları, İstanbul 2008.
8-Reha Çamuroğlu, İsmail, Everest Yayınları, İstanbul
9-Reha Çamuroğlu, İki ile Bir, Everest Yayınları, İstanbul
10-Reha Çamuroğlu, Yeniçerilerin Bektaşiiği ve Vakay-i Şerriye, Kapı Yayınları, İstanbul
11-Sadi Irmak, Atatürk Devrimleri Tarihi, İstanbul 1973.
12- Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu ,Ankara 2005.

2 responses so far

2 Responses to “Alevi Çalıştayımız Hayırlı Olsun Ama…!”

  1. Uğur ÖZALTINon 02 Şub 2010 at 14:14

    Çalıştay da binbir gece masalları gibi binbir defa toplanıp dağılsalar bu sorun asla çözülmez.

    Bu konuda yazdığım yazılar alevilerce çok tepki görmüş biriyim. Ama tepkler çok olsa olmasa da maalesef gerçek gerçektir değişmiyor

    Alevilik bir tarikat değildir.
    Hz Ali Mümin ve müslümandır ve Rasulallh a tamamen teslim olmuş Rasulallah ın sünnetini tam uygulayan BİR SÜNNİ dir.

    Sünni kimdir ?
    Rasullah ın sünnetine uyan demektir

    Bu durumda aleviler ne oluyor ?

    İşte sorun burda
    Aleviler kendileri kendileri hakkında tanımlama yapamıyorlar ve yapamazlarda

    Bana ne kadar kızsalar da gerçek bu

  2. SEAMİ SAYGINon 02 Şub 2010 at 17:00

    Uğur bey, bildiğiniz gibi Hz. Ali’nin sağlığında, şimdiki gibi Alevilik ve Sünnilik adıyla bir gruplaşma olmamıştır. Hz. Ali’den yana olanlar Şia-i Ali, Muaviye’den yana olanlar ise Emevi veya Beni Ümeyye diye adlandırılmıştır. Sonradan Hz. Ali’den ayrılanlar ise her iki grubun dışında kaldıkları ve Hz. Ali’den ayrıldıkları için Harici adını almıştır.
    Emevilerin son dönemi ve Abbasilerin kuruluş dönemindeyse yeni görüşler ve tartışmalarla birlikte yeni gruplaşmalar ortaya çıktı. Ebu Hanife gibi şahsiyetlerin önderlik ettiği görüşleri kabullenenler zamanla “Ehl-i Sünnet” veya kısaca Sünni adıyla bilindiler.
    Türkler arasında eğer Karakoyunluların kısa dönemleri hesaba katılmazsa Şii eğilimli bir idare olmamıştır. Safavilerin Şiiliği her ne kadar tartışılsa da kılıç zoruyla yaydıkları görüşleri Şiilerin temel göüşleri idi. Bu esnada Osmanlıların doğu bölgesinde önemli sayıda göçebe halinde Türkmen adıyla bilinen gruplar vardı. Safavi Şah İsmailin Halifelerinin telkinleri ile bu göçebe gruplar arasında, ona önemli sayıda taraftar kitlesi oluştu. İsmail ve 1. Selim arasındaki mücadeleden sonra İsmailin taraftarları Doğu bölgesinden önemli ölçüde ayrılarak Güney Azerbaycan’a göç ettiler. Nitekim günümüzde de pek çok yerde, Türkiye’de Alevi gruplar Türkmen diye adlandırılmaya devam edilmektedir.Hoca Saaddeddin Efendi’de Tacüt-tevarih’te Türkmen adını Şah İsmail taraftarı anlamıyla kullanmaktadır.
    Yine bu olaylara yakın bir dönemde yaşayan Pir Sultan Abdal, Bana Zünnun gibi şahsiyetlerin görüşleri ile telkinleri ile 16. yüz yılda “Alevilik” teşekkül etmiş oldu. Türkiye’deki Aleviliğin 16. yüz yıldan önce bir geçmişi yoktur.
    Türkiye’de görülen Aleviliğin Şiiliğe benzer yanları var ise de benzemez yanları da vardır. Bu yüzden Aleviliği Şiilikle eşit görmek doğru olmaz.
    Alevilerin zikirlerinde günlük hayatlarında kullandıkları kavramların neredeyse tamamına yakın kısmı tasavvufla ilglidir. Pir, Baba, Dede gibi ünvanlar Arapçadaki Şeyh’in Türkçe karşılığıdır. Pir, Baba ve Dede olarak bilinen şahsiyetlerde olduğu kabul edilen sıfatlar da yine Şeyhlerle aynıdır.
    Alevilerin Şiilik ve Sünnilik dışında, tarihte bilinen adıyla en yakın oldukları hatta ait oldukları ana akım tasavvuf akmıdır. Alevi önderleri arasında İzzettin Doğan ve Reha Çamuroğlu ile Akademisyen Ahmet Yaşar Ocak’ın görüşleri de bu doğrultudadır.
    Alevilik bir mezhep olarak görülemez mi? Türkiye’de çoğunlukla da bu anlamda kullanılıyor. Ancak mezhep deyince özellikle Kelami, Fıkhi, tefsir ve hadis alanlarında farklı usul ve görüşleri olan akımlar / okullar akla gelmektedir. Bilindiği kadarı ile Alevililğin Fıkıhla ilgili bir usulleri, tefsir ve hadis alanıyla ilgili bir usulleri yoktur. Bu konularda ki kabulleri daha çok tasavvuf çevrelerinin kabulleri ile paraleldir ve sözlü aktarımlara dayandığı içinde önemli farklılıklar göstermektedir.
    Genel olarak Aleviliğin ne olduğu ve içeriğinin nelerle dolu olacağının kararı ve tercihi öncelikli bu adı benimseyenlere ait olur. Onların yaptıkları tariflerde İslam’ın ana kaynaklarına muatabakatı, yakınlığı ölçüsünde takdir toplar. Bu Sünniler içinde böyle değil midir? Sünnilerde kendi görüşlerini naslara (ayet ve hadise)dayandırmak durumundadırlar. Bunu yaptıkları pranda da takdir toplamışlar ve yaygınlıkları da o ölçüde artmıştır.
    Siyasi ve kelami konularda Şiilerle Sünnilerin temel görüşleri arasındaki farklar elbette uzundur.
    Bu açıklamanın sınırlarını bir hayli aşmaktadır.
    Dikkatinize arz etmek istedim.
    Sağlık ve başarı dileklerimle.
    Selamlar.

Trackback URI | Comments RSS

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.