Ağu 04 2009

Türkiye’de Muhafazakârlığın Kökleri ve Tarihi – V

Published by at 00:04 under Halil DAĞ

yazdır / print

5 – Eski Muhafazakârlar Yeniden İktidarda…14 Mayıs 1950–27 Mayıs 1960

Savaş bitmiş, badireler atlatılmış ama savaşın yükü İnönü’nün sırtına kalırken Amerika’nın da dünyada kazandığı cilalı imajı arkasına alarak yeni yüzlerle yen, bir hareket sahneye çıkmaya başlamıştır. Tıpkı 1920’lerde olduğu gibi, savaşın ganimetini toplayanlar yeni ganimetler için devletle “Yol Ayrımı”na gelmiştir.

Bunlar iki şey vaat ederek ortaya çıkmışlardır: Para ve din[1]. Para Amerika’dan, din ise CHP giderse zaten herkes doğrudan cennete gidecek. Böylesine iki önemli vaat doğal olarak bu yeni hareketin hem merkezden hem de taşradan inanılmaz bir teveccüh görmesine yol açıyor.

Taşra yığınları tarla takım işleri için yapılacak somut vaatlerle (Menderes köylüye gübre vaadinde bulunuyordu) ikna edilmeye çalışırken ülkemizde hep inkar edilen ruhban sınıfı da desteğini açıkça bu kesimden yana koyarak bu harekete inkar edilemez bir metafizik destek sağlamıştır. Taşradaki asıl destek ise patron – yanaşma demokrasisin aktif liderleri olan toprak sahiplerinden gelmiştir. Çünkü bu kesim 1945 Toprak Reformu ile görmeye başladığı korkulu düşle yaşamaktansa uyanık kalmayı tercih etmiştir. Kentli destek ise 1947 İstanbul İktisat Kongresi sırasında İnönü ile yollarını ayırma kararı alan, Bayar’ın da eski avenesi olan kent burjuvazisinden gelmiştir.

Artık bir kurtarıcı olarak algılanan DP, “Evdeki çirkin karıları bile güzelleştirebilecek bir mucize olarak karşılanmıştır”.

İktidar atı delişmendir, binmesini bilmezsen üzerinden çabuk atıverir seni. Hal böyle olunca saadet yılları uzun sürmez. Ancak bunu kesintiye uğratan müdahalenin de Amerikan menşeili olması ve parlamenter sisteme geçilmiş olması halkın manipülasyonlarla kitlesel olarak sağ kesimin taraftarlığı için her zaman yeterli bir zemin sağlamıştır.

Sonuçta Menderes ile başlayan sağ iktidarlar dönemi artık dinin alenen bir siyasi meta olarak kullanıldığı bir dönemdir. Bunu kaybedilen iktidarın geri kazanılması için sağ siyasetçiler, bir silah olarak kullanmaktan hiçbir zaman haya etmemişlerdir. Elbette ki siyasi söylemini buna göre kurgulamayanlar da vardır. Ancak Türkiye’ye Amerika’yı bir daha çıkarılamaz biçimde getirenin bile din ögelerini bu denli kullanması ancak ve ancak merkezdeki sofradaki pozisyonun yetersizliği ile açıklanabilir. Her ne kadar bu şu an için kısır bir izahat gibi görünse de 1950’den sonra gelen tüm sağ iktidarlar Amerikancıdır ve hepsi içerde halka karşı dindar bir kimlikle yaklaşmıştır. Ülkemizin ruhban sınıfları da alttan alta kendileri için tek kurtarıcı olarak gördükleri bu kesimin dışındakileri ısrarla “dinsiz ve kafir” olarak göstermişlerdir. Bunun her ne kadar somut bir belgesi olmasa da halkın içine yerleşmiş olan düşüncelerin aslında hedeftekilerden ziyade propaganda merkezleri ile ilgili olduğu açıktır.

Hazır Amerika demişken; sağ iktidarlar, Amerika ve Türkiye’deki muhafazakârlık üzerine bu çerçevede bir şeyler söylemek gerekir.

Dini kurtaran, ülkeye ve vatandaşa dinini geri getiren DP, mübarek dinimizle birlikte bize bir de hediye sunmuştur: Amerika.

Menderes, Türkiye’yi Küçük Amerika yapma vaadi ile gelmiştir ama Türkiye’yi ancak Amerika’nın 51. eyaleti yapabilmiştir. Böylesine dindar bir iktidarın içine düştüğü bu paradoksu anlamak zordur. O dönemlerde “modern batılılık” CHP söylemi olduğu için CHP “batıcı, gavur, dinsiz” gibi suçlamalarla halkın gözünden düşürülürken batıya ilişkin bir çok şey varsa Menderes döneminde Türkiye’ye sokulmuştur. Bu dönem, Türkiye’de en büyük yolsuzlukların olduğu dönemdir. 1930’larda milletin dişinden tırnağından artırdığı paralarla kurulan milli ve stratejik kuruluşların devre dışı bırakılması da yine bu dönemdedir. Mesela o dönemde henüz dünyada pek örneği olmayan Rüzgar Tüneli[2], 1947 yılı bütçesinin üçte biri gibi bir paraya tamamlanmıştır. Ancak Amerika istemediği için bu tesis asla faaliyete geçirilmemiştir. Nuri Demirağ gibi önemli bir girişimci Menderes Döneminde türlü desiselerle iflas ettirilmiştir. Tek kusuru ise Amerika’nın Türkiye’ye satmak istediği uçakları Türkiye’de yapmak için bütün servetini ortaya koyarak uçak fabrikası yapmak istemesidir. Bir diğer örnek ise; Amerika’nın petrol ve otomotiv sanayisine Türkiye’de Pazar yaratabilmek için ulaştırma sektöründe demiryolu stratejisinden vazgeçilmesidir. CHP, Menderes’e 7.381 km demiryolu teslim etmişken Menderes on yılda sadece 224 km demiryolu yapmıştır. Yine Menderes’ten bu yana Türkiye’yi yönetmiş olan sağ iktidarların tamamının yaptığı demiryolu toplamı 1950’den 2000’lere kadar sadece 1000 km civarındadır.

 


[1] Din demişken; o dönemin dini ögeleri samimiyetle öne çıkaran asıl partisi Mareşal Fevzi Çakmak’ın lideri olduğu Millet Partisi’dir. Ancak Paşa, siyaseti o kadar da iyi bilmediği için parayı vaat etmeyi akıl edemiyor. Ayrıca Paşa’nın, 1950 seçimlerinden 40 gün kadar önce hakkın rahmetine kavuşması cenazesinde onbinler toplanmasına karşın MP’ye değil DP’ye oy getiriyor. Kaderin bir cilvesi denecek bu durum aslında derslere konu olacak kadar da ilginçtir.

[2] Rüzgâr Tüneli; uçakların hem uçuş testi yapması hem de yeni uçak modellerinin geliştirilmesi için tamamen yerli tasarımı hedefleyen bir projedir. Bu ve bunun gibi bir çok stratejik hamle DP tarafından akamete yıpratılırken Türk Ordusu için NATO standardı gibi abuk bir uygulamaya geçilmiş ve Türkiye’nin bağımsızlığı ve milli ekonomisi için hesap edilemez derecede önemli olan savunma sanayisi çökertilmiştir. Bedelini de Johnson Mektubu ve Kıbrıs Harekâtı’nda ambargo yemek şeklinde ödememizin ardında ancak 1975’te ASELSAN’ın kuruluşu ile yeniden bir şeyler yapılır olmuştur.

No responses yet

Trackback URI | Comments RSS

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.