Şub 15 2010

Şeyh Said İsyanı ve Etkileri

Published by at 00:04 under Selami Saygın

yazdır / print
13 Şubat 1925’te şimdi Diyarbakır’a bağlı bir ilçe olan Dicle’de kardeşi Abdurrahim’i ziyarete gelen Şeyh Said’in yanında bulunan kalabalık grubun ateş açması ve bazı jandarmaarı öldürmesi, yaralaması üzerine başlayan olay “Şeyh Said isyanı” diye bilinmektedir. Bu olay üzerine Şeyh Said, Dicleyi terk ederek Genç’e gider. Orayı ele geçirir. Vali ve diğer yöneticileri tutuklatır. Kendisi Genç’e vali ve kadı tayin eder. O dönemde Genç ilçe değil il merkezi idi. Sonra çevre ilçeler ele geçirilir. Elazığ Şeyh Said yanlısı kuvvetler tarafından ele geçirilip yağmalanır. Şeyh Said dört ayrı cephe oluşturur. Kendisi e bunlardan Diyarbakır cephesi komutanlığını üstlenmiş olarak 6-7 Mart 1925 gecesi geldiği Diyarbakır önünde askeri kuvvetlerle giriştiği şiddetli çatışmaların sonunda yenilerek Lice’ye doğru geri çekilir.

15 Nisn 1925’te Muş yakınlarında İran istikametine doğru kaçmaya çalışırken yanında bulunan bacanağı emekli binbaşı Kasım bey (Ataç) tarafından etkisiz hale getirilerek yaklaşan askerlere teslim edilir. Diyarbakır’a götürülerek orada yargılanır ve 29 Haziran 1925’te Diyarbakır’da 80 kişinin yargılaması sonunda 48 kişi idam edilir.Bunlardan birisi de Şeyh Saiddir. Kısaca Şeyh Said İsyanının özeti böyledir.

Şeyh Said aslen Elazığ’ın Palu ilçesinden olup dedesinin Erzurum / Hınıs İlçesi Kolhisar köyüne göç edip yerleşen bir aileye mensuptur. Kendi beyanına göre Hınıs ve Malazgirt medreselerinde okumuştur. 1915 sonunda Erzurum – Hınıs Ruslar tarafından işgal edilince Diyarbakır’a göç etmiştir. Rusların çekilmesinin ardından tekrar Hınıs / Kolhisar’a dönmüştür. İki evlidir. On çocuk babasıdır.

Dış dünyaya kapalı sayılacak bir mekanda yaşamıştır. 1924 yılı itibarı ile 120 çoban istihdam etmektedir. Dönemin şartlarına göre oldukça zengin sayılır.

Eşlerinden birisi Cibran Aşiretindendir. Cibran ise Muş / Varto ve Bingöl / Karlıova’da meskun bir Kırmanç (Kürt) aşiretidir. Cibranlı Halit ise bu eşi sebebiyle kayın biraderidir. Cibranlı Halid, Hamidiye Alayları sebebiyle subay olmuştur ve ordudaki görevi o dönemde devam etmektedir. Erzurum il merkezinde ikamet etmektedir. İlk TBMM’de Bitlis Milletvekili olan Yusuf Ziya Bey ile 1920’de “Azadi” adlı bir örgüt kurmuşlardır. Özgürlük anlamına gelen Azadi, doğrudan doğruya “Kürt milliyetçisi” bir örgüttür. Şeyh Said’in, Erzurum, Bingöl, Elazığ, Muş ve Diyarbakır çevresinde özellikle Zaza aşiretleri üzerinde büyük bir saygınlığı olduğu için, Şeyh Said’i Azadinin çalışmaları içine katmak isteyen Cibranlı Halid bunda başarılı olur. Şeyh Said Azadi’nin çalışmalarına katılır. 1924 Ekim ayında deprem sebebiyle Erzurum’a gelen Mustafa Kemal Paşa’ya Cibranlı Halid ve arkadaşlarının “bir isyan hazırlığı içinde oldukları” haberi verilir. Bu haberden sonra adı geçenler tutuklanarak Bitlis’e götürülür ve orada yargılanırlar.

Bilindiği gibi İstanbul’daki Osmanlı Mebusan Meclisinin İngilizler tarafından işgale edilerek bazı milletvekillerinin tutuklanması üzerine o Meclis çalışmalarına 23 Nisan 1920’den itibaren Ankara’da Büyük Millet Meclisi adıyla devam etmiştir ve Mustafa Kemal Paşa’da Meclise başkan seçilmiştir. Meclis ve Başkan Mustafa Kemal Paşa her vesileyle, Osmanlı Padişahına/Halifesine, İslam’a bağlı olduğunu ilan etmiştir. 1920-1923 dönemindeki TBMM çalışmalarında da genel olarak İslam’a bağlılık sürekli vurgulanmıştır. O kadar ki 20 Ocak 1920’de hazırlanan Anayasada (Teşkilatı Esasiye’de) TBMM’nin görevi için “Ahkamı Şeriyyeyi uygulamaktır” maddesi bir hüküm olarak yer almıştır. Bu anayasa ile Cumhuriyet ilan edilmiştir. Bu Anayasanın rağmına ilk ve en önemli iş 3 Mart 1924’te çıkartılan yasa ile Halifelik kaldırılmıştır, Medreseler kapatılmıştır, Şeriyye ve Evfkaf Bakanlığı kaldırılmıştır. 1924’te bir tepki bir isyan ortaya çıkmamıştır.

13 Şubat 1925’te ise Şeyh Said İsyanı ortaya çıkmıştır. Şeyh Said İsyanına esas olarak Kırmanç (Kürt) aşiretleri katılmamıştır. Cibranlı (Varto-Karlıova) ve Hasenanlı (Malazgirt) aşiretleri isyana katılmıştır ki her iki aşirette Sünni’dir. Geçmişte Hamidiye Alayları içinde bulunmuşlardır. Bu yüzden de çevrelerindeki hem Sünni hem de Alevi olan Aşiretlerle büyük sorunlar yaşamışladır. Buna karşılık Şeyh Said’in isyanına katılan aşirelerin, (Bingöl, Muş, Elazığ, Diyarbakır) büyük çoğunluğu Sünni ve Zaza idi. Katılımcıları itibarı ile Şeyh Said isyanı daha çok ve özellikle bir Sünni Zaza isyanı olmuştur. Şeyh’in bütün çabalarına rağmen Varto ve Tunceli’deki Alevi Zaza aşiretleri bu isyana katılmamıştır. Hatta Varto’daki Alevi / Zaza Hormek ile Lolan Aşiretleri hükümet kuvvetleri ile birlikte isyancılarla çatışmıştır.

Şeyh Said’in 21 Mart 1925’te isyan etmeyi planladığı ama Hükümetin önceden isyanın patlamasını sağlayarak hazırlıkları yarım bıraktığı Abdülmelik Fırat vb. kimseler tarafından iddia edilmiştir. Bu iddiayı doğrulayacak bir bilgi ortada yoktur. Ancak Ekim 1924’te Erzurum’da Mustafa Kemal Paşa’ya yapılan ihbar ile aynı dönemde Yusuf Ziya Bey’in kardeşi ile mektuplaşmalarının takip edilmesi Hükümetin bazı bilgilere sahip olduğunu gösterse bile Azadi’nin kuruluş tarihi ve Şeyh Said’in ancak 1924 sonunda tutuklanmak istenmesi dikkate alındığında Hükümetin her şeyi zamanında yeterince bildiği iddiası inandırıcılığını yitirmektedir.

Şeyh Said niçin isyan etmiştir? Şeyh Said’den günümüze ulaşan bir kitabı dolayısı ile görüşlerini doğrudan kendisinin aktardığı yazılı bir beyanı yoktur. Mahkemedeki beyanları ve olayın görgü şahitlerinin açıklamaları daha çok belirleyici olmaktadır. Şeyh Said, aşiretlere gönderdiği mektuplarda “Emirel Mücahidin” ünvanı ile onlardan yardım istemişken mahkemede ise “kaderin zorlaması ile” isyanın içinde olduğunu, isyan için “önceden bir hazırlığın olmadığını”, amacının “Şeriat ahkamının hükümet tarafından uygulanmasının” istenmesi olduğunu, Dicle’de eğer Jandarmalar öldürülmeseydi “risale yoluyla maksadını tatbike çalışacağını”, kendisinin bu iş için “fetva aldığını”, “Mehdinin zuhurunda 300 bin askerle ona destek verecek Türklere karşı bu işi yapmakla hata ettiği” gibi beyanlarda bulunmuştur.

Şeyh’in ele geçirmek istediği iller ile Kürt milliyetçilerinin “Kürdistan” adını verdikleri bölge aynıdır. Şeyh Said’in mahkemede bazen kaderin zorlamasından bazen aldığı fetvadan söz etmesindeki uyumsuzluk bir yana, Türkiye’de Şeriat ahkamının uygulanmasını isteyen bir zatın bütün Türkiye’yi muhatap alan bir çalışma yerine yalnızca birkaç ille kendisini sınırlandırmasındaki çelişki de işin bir başka tarafını oluşturmuştur. Şeyh Said isyan öncesinde ve isyan esnasında kimlerden katılım istemiştir? Zaza ve Kırmanç olanlardan. Çünkü o, Zaza ve Kırmanç arasında fark gözetmezdi, ikisini bir ve “Kürt” sayardı. Kürt olmayanlardan, hareketine katılmalarını isteyen bir çağrısı, bir mektubu ortada yoktur. Kendisini bölgedeki Kırmanç ve Zazalarla sınırlandırması hareketini de ister istemez Kırmanç ve Zazalarla sınırlandırmıştır. Ancak bu sınırlama Şeyh Said’in kendisinin tercihinin sonunda ortaya çıkmıştır. İsyandan beş yıl önce kurulan ve isyanın oluşmasına önemli katkıları olan kurucularının iseKürt milliyetçilikleri şüphe götürmeyen Azadi’nin de varlığı hesaba katılmadan Şeyh Said isyanını ele almak büyük eksiklik olacaktır.

İslam ırkçılığı yasaklamışken, Şeyh Said’in İslam’dan/Şeriat’tan yana olduğu açık iken onun ayrı bir Kürt Devleti kurmak istediği görüşünü şüpheyle karşılayanlar olmuştur. Her olay kendi döneminin şartları içinde ele alınmalıdır. O dönemde milliyetçi kelimesinin karşılığı ile bu dönemdeki karşılığı yüzde yüz örtüşmeyebilir. Ama bu ikisi arasında bir ilgisizliği de göstermez. Marksizm teori de ırkçılığı şiddetle reddetmiştir. PKK’nın Marksistliği de şüphe götürmeyeceği gibi ırkçılığı da şüphe götürmez. PKK bu haliyle ya Marksist’tir yada Kürt milliyetçisidir ama ikisi aynı anda olamaz çünkü biri birine aykırıdır gibi bir değerlendirme ne derece geçekçidir? Çünkü Marksizm’in teorisi öyle olsa bile PKK kedine göre Marksist teori ile Kürt milliyetçiliğini telif etmiş ve uzlaştırmıştı. Zaten kendisine sorulsa “Marksist olmadığını da” beyan etmeye hazırdır. Şeyh Said isyanının da İslami özellikler taşıması hatta Şeyh Said’in Zaza olması onun hareketinin diğer yanını Kürt milliyetçiliği tarafını ortadan kaldırmaz. İslam’ın ırkçılığı yasakladığı dolayısı ile Şeriat için isyan etmiş birisinin amaçları arasında Kürt milliyetçiliğinin yer al(a)mayacağı görüşleri, tepkileri de gerçekçi değildir. Çünkü Şeyh Said, Kürt milliyetçiliği gibi bir kavramı kullanmadan, İslam ile Kürt milliyetçiliğini zaten telif ederek uzlaştırmıştır.

Şeyh Said isyanı önemli ve kalıcı etkilere yol açmıştır. Bir defa her şeyden önce resmen dört yıl süren “Takriri sükun” döneminin bahanesini oluşturmuştur. Pek çok Kemalist uygulamanın gerekçesini zeminini oluşturmuştur. Totaliter bir idarenin bahanesi olmuştur. Türkiye’nin ilk ve gerçek muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılmıştır. 20 yıl sonra anca yeniden muhalefet partilerinin kurulması mümkün olabilmiştir. Basın susturulmuştur. Kemalizm’e yakın olmayan muhalif basın engellenmiştir. 1948’e kadar okullarda İslam ile ilgili dersler, konular yasaklanmıştır.

İsyanın bastırılması son derece acımasız yöntemle sağlanmıştır. İsyan bölgesindeki halk (çoğunluğu Zazadır) çok büyük kıyımlara, mağduriyetlere uğramıştır. Zazaların içinde Kürtleşme eğilimi giderek artmıştır. Kürtlerle Türkler arasında ki duygu birliği büyük ölçüde zarara uğramıştır. Ümmet birliği, bilinci bu isyanla birlikte zayıflamıştır. Kemalizm’e zarar vermek bir yana onun tahkimine takviyesine yol açmıştır.

K A Y N A K Ç A
1-Altan Tan, Kürt Sorunu ve Demokratik Çözüm Önerileri, Avesta Yayınları,

2-Avni Doğan, Kurtuluş savaşı ve Sonrası, İstanbul 1964.

3-Behçet Cemal, Şeyh Sait İsyanı, Sel Yayınları, İstanbul 1988.

4-Bilal N. Şimşir, Kürtçülük l, (1787-1923), Bilgi Yayınevi, Ankara 2007.

5-Bilal N. Şimşir, Kürtçülük ll, (1924-1999), Bilgi Yayınevi, Ankara 2009.

6-Bilal N. Şimşir, İngiliz Gizli belgeleriyle Türkiye’de Kürt Sorunu (1924-1938): Şeyh Sat 7-7-Ağrı ve Dersim İsyanları, 1991.

8-Dawid McDowall, Modern Kürt Tarihi, Doruk Yayınları, İstanbul 2004.

9-Doğu Ergil, Kürt Raporu, Timaş Yayınları, İstanbul 2009.

10-Ergun Aybars, İstiklal Mahkemeleri, 1-11 (1920-1927), Dokuz Eylül Üniversitesi Yayınları, İzmir 1988.

11-Ferzende Kaya, Mezopotamya Sürgünü / Abdülmelik Fırat’ın Yaşam Öyküsü, Alfa Basım yayın Dağıtım, İstanbul 2005.

12-Garo Sasoni, Kürt Ulusal Hareketi ve Ermeni Kürt İlişkileri, Orfeus Yayınevi, Stockholm 1986.

13-İsmail Beşikçi, Devletlerarası Sömürge Kürdistan, Alan Yayınları, İstanbul 1990.

14-İsmail Beşikçi, Kürtlerin Mecburi İskanı, Yurt Yayınları, Ankara 1991.

15-İsmet İnönü, Hatıralar 1-11, Bilgi Yayınevi, Ankara 1992.

16-M. Şerif Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi, I Q Yayınları, İstanbul 2007.

17-Mehmet Pamak, Kürt Sorunu ve Müslümalar, Selam Yayınları, İstanbul 1997.

18-Mete Tunçay, Türkiye’de Tek Parti Yönetiminin Kurulması ( 1923-1931), Yurt Yayınları, İstanbul 1981.

19-Metin Toker, Şeyh Sait ve İsyanı, Bilgi Yayınevi, Ankara 1993.

20-Marten Van Brunessen, Ağa Şeyh ve Devlet, İletişim Yayınları, İstanbul 2003.

21-Metin Heper, Devlet ve Kürtler, Doğan Kitapçılık, İstanbul 2008.

22-M. Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, Doz Yayınları, İstanbul 1997.

23-Mustafa Akyol, Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek, Doğan Kitapçılık, İstanbul 2006.

24-Mustafa İslamoğlu, İslami Hareket / Anadolu lll, Denge Yayınları, İstanbul 1993.

25-Müfit Yüksel, Kürdistan’da Değişim Süreci, Sor Yayıncılık, Ankara 1993.

26-Necip Fazıl Kısakürek, Son Devrin Din Mazlumları, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1993.

27-Orhan Türkdoğan, Güneydoğu Kimliği / Aşiret Kültür İnsan, Alfa Yayınları, İstanbul 1998.

28-Selami Saygın, Yeni Şark Meselesi, Ülke Kitapları, İstanbul 2003.

29-Tuncay Özkan, CIA Kürtleri / Kürt Devletinin Gizli Tarihi, Alfa Yayınları, 9. Basım, Bursa 2004.

30-Uğur Mumcu, Kürt İslam Ayaklanması (1919-1926), Tekin Yayınevi, İstanbul 1991.

6 responses so far

6 Responses to “Şeyh Said İsyanı ve Etkileri”

  1. İdris Güleron 15 Şub 2010 at 11:12

    Yüz yıl önce haksız yere idam ettiniz ama kininiz daha bitmemiş. Hala Şeyh Sait hakkında atıp tutuyorsunuz. Hem ayıptır hemde yazıktır. Şeyh Sait bir halk kahramanıdır. Ama siz bunu anlamıyorsunuz.

  2. Uğur ÖZALTINon 15 Şub 2010 at 13:34

    100 yıl sonrası yine aynı sorunlarla ülkece boğuşuyo olmamız toplumumuzun ve yöneticilerimizin ne kadar başarısız olduklarının bir göstergesidir.

    Canilere halk kahramanı diyorlar hayret

  3. SEAMİ SAYGINon 15 Şub 2010 at 22:00

    İdris bey, kimseye özel bir kinim yoktur. Yüz yıl önceki bir olayı kavgasız gürültüsüz bir şekilde ele alamayacak mıyız? Yani Şeyh Said’in kendisi mahkemede “biz hata ettik, Mehdi Aleyhisselamın zuhurunda ona üç yüz bin askerler destek olacak Türklere karşı bu hareketi yapmamalıydık” diyor. Ama siz diyorsunuz ki hayır o hata yapmamıştır. Bu isyan sebebiyle kaç bin kişi ölmüştür biliyor musunuz? Bu kadar insanın hayatına mal olan isyanla Şeyh Said ne elde etmiştir? işin bu yanına da bakılmalıdır.
    Sonra yine mahkemede “Halifelik kaldırılınca bizde başmızın çaresine bakalım dedik” diyor. Kim bu biz? Belli ki Türkiye’nin tamamını kapsamıyor. Küçük bir bölümünü kapsıyor. İslam bunun neresindedir? Yani Müslüman olan iki tarafı vuruşturmak İslam değildir herhalde. Ankara’daki rejim bahane edilerek bütün bir halka “İslam dışı” bir konum nasıl biçilebilir? Sonra Şeyh Said’in etrafında toplananlar çok mu Müslüman kimseler? Bizzat kendi beyanına göre çoğu yerde beni dinlemediler dyor. Ele geçirdikleri Elazığ’ı yağmalıyorlar düpe düz. Müslümanların biribirlerine karşı canları malları ırzları haram değil midi? Elazığ’ı yağmalayanlar bu temel İslami kuralıda mı bilmezler?
    Olay benim Şeyh Said’e duyduğum kinle ilgili değil. Böylesi yorumlar yersiz yakışıksız ve mesnetsizdir. Daha makul eleştirilerinizi bekliyorum.
    Selamlar.

  4. Halil DAĞon 15 Şub 2010 at 22:17

    Bin Şeyh Sait bir Musul ya da Kerkük eder mi?

    Asmayıp da besleyecek miydik vatan hainlerini…

    İsyan gerekçesi her ne olursa olsun Şeyh Sait bize bütün bir Arap Dünya’sını kaybettirmiştir bir anlamda. En azından Musul Sorunu’nun bu isyan yüzünden aleyhimize sonuçlandığını biliyoruz…

  5. tahiron 05 Oca 2012 at 16:41

    Asıl caniler Ankara’dakilerdir. Bu gerçek elbet birgün karşımıza çıkacaktır.

  6. Ciwan Kurken A. (@Kurken_A)on 21 Nis 2015 at 11:26

    Soykırım, “tek bayrak, tek din, tek devlet, tek marş, tek millet, tek dil”(R.T Erdoğan-2015) kompleksini taşımanın bir ürünüdür.
    24 Nisan bir soykırımdır.

    Tepeden, devşirme kalıntılarından oluşturulan Türk ulusu, varlığını; Ermeniler’in, Rumlar’ın, Kürtler’in, Süryaniler’in, yokluğu üzerine inşa etmiştir. II. Abdülhamit döneminde ortaya atılan Pan-İslamizm doktrinine, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin eklediği ve bugün TC yöneticilerinin de her adımda tekrarladığı ‘tekçi’ Pan-Türkizm doktrini, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında yaşayan Müslüman olmayan ulus ve azınlıkların yok edilmesi sonucunu doğurmuştur!

    Bu ideoloji temelinde kurulan Türk devleti, bunun bir devamı olarak Türkiye’de yaşayan hiçbir ulus ve azınlığa hayat hakkı tanımamaktadır. Şimdiki yöneticiler de, soykırımları geçerli kılan ve Hitler tarafından da kullanılan ‘tekçi’ söylemleri terk etmemektedirler.

    Bu bir soy kırımıdır. Ermeniler ırk olarak, millet olarak yok edilmek istenmiştir. Sadece onlar mı? Hayır, Anadolu’nun gerçek yerlileri, Anadolu coğrafyası topraklarını yaşama ilk kez açan, onu gerçek bir vatanı haline dönüştüren ve uygarlıkları tüm insanlığa ışık saçan milletler yok edilmek istenmiştir. Ermeniler, Rumlar, Kürtler, Suryaniler ve diğer ulusal topluluklar, insafsız, pervasız ve gayri ahlaki tarzda varlıkları yok edilmek istenmiştir.

    24 Nisanı bu açıdan kavramadıkça bu topraklarda kimse huzur beklemesin. Bu topraklara sonradan gelmiş ama bir türlü ortak yaşam arzusunu gösterecek uygarlığa ulaşamamış olanlar var. Sorun, bilinçaltında anavatansızlık takıntısında gerçek yerlileri yok ederek bu toprakları anavatan edinebilme histerisidir.
    Soykırımcı tek boyutlu yaklaşımların da kökeni buradadır; tek bayrak, tek devlet, tek marş, tek dil bu kompleksin onarılması güç tecellisidir.

    Hitler, ‘tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek dil’ sloganı ile harekete geçirdiği kitlelere yahudi soykırımını yaptırtmıştır. Ne yazık ki Anadolu yerli halklarının soykırımına yol açan bu türden Jön Türk sloganlarını, şimdiki yöneticiler de aynen tekrarlamaya devam ediyorlar…(Bakınız R.T Erdoğan’ın propoganda gösterileri..)

    Bugün Türkiye denilen bu alanda bundan bin yıl önce kimler yaşıyormuş iyice öğrenmeli. Gerçek tarihe ulaştıklarında görecekler ki bu ülkenin en eski sahipleri, soykırım yaşayan halklardır. Ve kadim halkların ana yurdudur bu ülke… Onlar misafir değildir bu topraklarda. Bir zamanlar 944 yıl ( Türkler 26 Ağustos 1071’de Orta Asya’dan o zaman Batı Ermenistan denilen  Muş ovasına geldi) evvel Küçük Asya diye tabir edilen Smyrina ( İzmir)’dan Kars’a, Hıristiyanlığın ilk merkezi olan Antakya’dan, Pontus Rum (Karadeniz)’a kadar olan bölge tamamen Hıristiyan coğrafyasıydı…
    Bu gün kadim Hıristiyan halklar, yaşatılan soykırım ve baskılar yüzünden ne yazık ki nüfusları sıfırın altındadır. 1915’de katledildiği sayı kadar bile olmayışları, bu ülkede Müslüman olmayan halklara acımasız bakış açısının göstergesidir aynı zamanda.

    Ermeniler, kendi uygarlık katkılarıyla Anadolu’ya renk katan, bölgemizin en eski uluslarından olup, katli vaciptir denilerek yurtları yakılmış, eski çağların bile tanık olmadığı bir vahşetle toptan sürgüne mecbur edilerek, 1,5 milyon insanı katledilmiştir; sürgünde ayakları telef olan uygar insanlar, Aziz Paşadan ayakkabı talep edince, Rahat yürüsünler diye bunlara ayakkabı giydirin diyerek verdiği emirle, ayaklarına at nalı çakılmıştır. Aç çocuklara, yüksekten sarkıtılmış ipe bağlı ekmekle, tavşan kaç tazı tut oyunu oynayarak işkence yapan, su içerken yılan bile dokunmaz erdemini ayaklar altına alarak, susuzluktan yerdeki su birikintisine yüzü koyun uzanıp su içen insanları topluca kurşuna dizen bir vahşet yaşanmıştır. Dünya kamuoyunca tüm çirkefliğiyle bilinen bu katliamın Osmanlı sorumluluğunda olmasına karşın, TC. dahi bu kirli mirası reddetmeye yanaşmamış, Osmanlıyı savunmuştur; Maktulleri, katil ilan ederek saldırıya geçmiştir. Gerçekler sürekli inkar edilerek, yadsımaya dayalı bir düşünce sistematiği kurulmuştur. Resmi tarih diye ünlenen tezler, inkarların tarihi olarak topluma dayatılmıştır.

    19. yy sonlarından başlayarak, Katolik ve Gregoryan (Ortodoks) diyerek birbirlerine kırdırılan, tenkil ve sürgünlerle, mal mülklerine el konularak baskı altında tutulan Ermenilere yönelik soy kırımı, I Dünya savaşının, malum bol bahaneleri altında girişilmiştir (24 Nisan 1915). Savaş sırasında, önce Ermeni gençlerinin Askere alınarak silahsız bırakılması ve ardından toplu tasfiyelerin yapılması, geride kalan Ermeni halkının Tenkil ve sürgünlerine geçilmesi. Bu konuda talimatların dakik bir biçimde, en yetkili resmi merciler tarafından istenip, izlenmesi.

    O dönemin Sadrazamı (Başbakanı) Talat Paşanın, başından itibaren olayları, dikkatlice takibi, emirler vermesi, istatistik tutması (iskan edecekleri yerde dahi nüfusa göre oranlarının %5 geçmeyecek düzeyde tutulmaları talimatları da dahil) ve bunun en ince ayrıntısına kadar yazılı özel notlarla tescili, Ermenilere reva görülen her şeyin, planlı bir tarzda icra edildiğini göstermeye yeterlidir (Ermeni tehciriyle ilgili Talat Paşanın tutanakları için bkz. Murat Bardakçı, Hürriyet gazetesi,…yayınlanan dizi) Bu, Ermenilere ilişkin, adına ne konulursa konulsun, yapılacak olanların önceden planlanmış eylemler olduğunu gösterir.

    Bundan sonra, sonuçlara bakılarak, yapılanlara verilecek ad, tanımlamaya geçilir.
    1915, Osmanlı Devleti tarafından, Ermeni, Asuri-Süryani, Rum gibi Doğu’nun yerleşik bütün Hıristiyan halklarını kendi topraklarından çıkarmak, azaltmak, yok etmek için düşünülmüş, bu coğrafyayı her bakımdan Türkleştirerek ulus devletin önündeki engelleri “temizlemeyi” hedefleyen, uzun vadeli planlanmış, acımasızca da uygulanmış olan çağın en kapsamlı bir “etnik temizlik harekatı”dır, bir SOYKIRIM’dır.

    Tehcir sadece bir bahanedir, Bu, Almanya’da yahudileri evden çıkarmak icin de uygulanmıştır. Yahudi’lere, siz gaz odasına gidiyorsunuz diye durum açıkca söylenmemiş ve evleri yağmalanmadan bunlar sanki geri gelecekmiş imajı verilmiştir. 
    Ermenilerin evleri ise hemen yağma edilmistir, fark budur. Ama yerlerinde koparmak icin göç, emniyet,savaş gibi bahaneler uydurulmuştur. 
    Yahudiler getolardan toplanmiş, Ermeniler ise köy ve şehirlerinden toplanmıştır. 

    Tehcir-Soykırım, Anadolunun gayri Müslüm unsurlarından arınmasi için kullanilan bir araçtan baska bir sey degildir. Bu eylemi Teskilat-i Mahsusa adina organize eden, Bahaddin Sakir Adana murahhasi Cemal Beye 25 Subat 1915te yazdigi bir mektupta söyle der; “Cemiyet vatani bu melun kavmin (Ermenilerin) ihtizasindan kurturmaya dâi hazirdir. Osmanli tarihine sürülecek lekenin mesuliyetini düsulhamiyetine almaya karar vermistir”. Amaç sogukkanli bir bilinçle Anadoluyu Hiristiyan unsurlarindan arindirarak bir Türk devleti kurmaktir.
    Böylesine planlı ve en ince ayrıntısına kadar takip edilmiş ve bir etnik topluluğa yönelen, sonuçta en iyimser tahminlerle, el yazması tutanaklardaki rakamlarla bir milyon üzerinde Ermenin ölümüne yol açan, kimi şehirlerde nüfusu yüz binlerden sıfıra indiren, çoluk çocuk on binlerce canın etnik yapısını değiştirmek için farklı etnik toplumlara dağıtan, topraklara el koyan, binalarını yıkan, her türden maddi ve canlı servetine el koyup katleden girişimlere, soy kırımından başka bir ad verilemeyeceği görülür.
    Ermeni soykırımı olmamışsa, Yahudi soykırımı da olmamıştır ve bunun mantıksal bir ürünü olarak, bugünkü Cihatçıların eylemlerinde haklı oldukları sonucu çıkmaktadır!
    Son yıllarda El Kaide, IŞİD, El Nusra ile Selefi ve Müslüman Kardeşler örgütleri aynı tekçi soykırımcı zihniyeti devam ettirerek, farklı din ve halklara karşı soykırım yapmaya çalışmaktadırlar. Türkiye desteğinde ki bu örgütler, insanlık dışı yöntemlerle, estirdikleri terörle Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmişlerdir. Bu örgütler, Ermeni,Asuri soykırımına, kalınan yerden devam etmektedirler.
    Ermeni Soykırımı’ndan, şimdiki Jihatçılara uzanan zihniyetle hesaplaşmadan, kirli tarihle yüzleşmeden, ”tekçiliği’ bırakmadan, ırkçı şöven düşmanlık atmosferinden, Müslüman olmayanlara karşı kin ve nefret söyleminden kurtulamadan, sorun çözülemez.

    Bu bir soykırımdır!

    CİWAN KURKEN A.
    Hanna Hekimyan

Trackback URI | Comments RSS

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.