Tem 15 2009

Kürt Sorunu ve İslami Çözüm (II)

Published by at 00:00 under Mahmut Celal ÖZMEN

yazdır / print

B- Cumhuriyet Dönemi:

29 Ekim 1923’de Türkiye Cumhuriyeti Devleti milli ve laik bir esas üzerine kurulduktan sonra artık tüm topluma laik ve milli bir kimlik tepeden aşağıya doğru zorla benimsetilmeye çalışılmıştır. Jakoben yöntemlerle ve türlü dayatmalarla toplum İslâmi kimlikten ve bilinçten uzaklaştırıp Batıdan ithal ettikleri laik milli-ulusal kimliği ve bilincini benimsemeye zorlanmıştır. Bu amaç uğruna binlerce kişi katledilmiş ve zulme maruz bırakılmıştır. Bu coğrafyada yaşayan herkese “Türk” denilmiş ve her yere “ne mutlu Türküm diyene” sloganı yazılmıştır. Laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti bölge insanını yani Kürtleri hep horlayıp, aşağılayıp zulüm yapmıştır, hizmet götürmemiştir. Böylece o insanlar sindirilmek istenmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında vuku bulan Şeyh Sait isyanı gibi isyanların çoğunlukla bu bölgeden olması, laik cumhuriyetçileri bölge insanlarına potansiyel düşman ve tehlike olarak bakmalarına sevk etmiştir.

Batıdan ithal edilen ulus-devlet kimlikli laik cumhuriyet topyekun bir devlet olmaktan çok, bir sistem ve bu sistemin varlığından fırsat devşirenlerin arkasına saklandıkları bir güç olarak sergilenen sadist, şovenist, jakoben yöntemler bölge halkında bir tepki biçiminde kaç zamandır kulaklarına fısıldanılan Kürt kimliğine yönelme eğilimini doğurmuştur. Öyle ki, Abdullah Öcalan önderliğinde 1976’da Kürdistan Devrimcileri adlı küçük bir örgüt kurulduğunda bile halk zemini böylesi faaliyetlere kucak açmaya müsait hale gelmiş, getirilmişti… Bu küçük grup daha sonra 1978’de partisel örgütlenmeye gidip PKK (Partiye Karkeran Kürdistan) “Kürdistan İşçi Partisi”ni kurmuştur. 1979’da ise silahlı eyleme geçmiş ve bir milletvekiline silahlı saldırı yaparak ismini duyurmaya başlamıştır… Sonrası malum; 15 Ağustos 1984′ ten bu yana bu canavarlar örgütünün geniş çaplı silahlı eylemleri bilfiil devam ediyor…

Bu tarihten günümüze kadar PKK ile mücadele neticesinde Türk resmi makamlarınca 1998’de Başbakan’ın ağzından açıklanan rakamlara göre 27630 kişi ölmüştür. 17872 PKK’lı terörist ölmüş, buna karşılık 3832 asker (196 subay, 363 astsubay ve gerisi er), 247 polis, 1218 korucu ve 4454 sivil de örgüt tarafından öldürülmüştür… Öte yandan 16203 kişi ağır biçimde yaralanmış,  5030 kişi ise örgüt tarafından kaçırılmıştır… Örgüt kanadında ise, 611 kişi yaralanmış, 47718 kişi yakalanmış, 2038 kişi teslim olmuştur. Ve tüm bu sürecin ülkeye ve insanımıza maliyeti ise en kaba bir hesapla 100 milyar Dolar olmuştur.

Bu rakamlardan yola çıkacak olursak; verilen kayıplarda dâhil olmak üzere bugün itibariyle (17872+611+47718+2038=68239) kişi ve bunlarla doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkili olan epeyce bir insanın fiili olarak PKK militanı olduklarını kabul etmek gerekecektir… Buna ilaveten Suriye, Kuzey Irak, İran, Ermenistan, Türkiye ve Avrupa’da takriben 30000 daha militanın daha var olduğunu ve aktif durumda olduklarını kabul edecek olursak PKK adlı bu bölücü ve yıkıcı organizasyonun en basitinden fiili olarak 100 bin silahlı eleman bulma imkânı elde etmiş olduğunu da kabul etmemiz gerekmektedir… Bu da bize PKK’nın bir biçimde bölge insanının desteğini aldığını gösterecek ve örgütün dışarıdan ne kadar askeri, ekonomik, lojistik destek alırsa alsın halk tabanında destek görmedikçe böylesi bir potansiyele asla erişemeyeceği gerçeğini ortaya koyacaktır. PKK’nın bölge insanının desteğini kazanması onun başarısı değil, T.C. Devleti’nin de arkasına saklanarak sistemi zehirleyen ve yukarıda zikredilen fırsatçılar tarafından sürdürülen anlamsız ve dirayetsiz politikanın eseridir. Zira bölge halkı bir yandan bu anlamsız ve hesaplı baskı ve tazyikten kurtuluş yolu ararken diğer yandan da bir bölücü örgüt olarak PKK’yı bulunca maalesef sahiplenmiştir… ABD’nin ve bölgedeki işbirlikçi devletlerin yardımı ise PKK’nın işini habire kolaylaştırmıştır.

Sonuç olarak laikmilli kimlikli uygulamaların o malum pratiklerinin ve politikalarının oluşturduğu bir ortamda PKK’nın faaliyetleri ile bugünkü anlamda bir Kürt Sorunu ortaya çıkışına kapı aralanmıştır…

3-  Sorunun Tarafları ve Günümüzdeki Siyasi Konumu:

A- ABD ve Bölgedeki Politikası:

PKK’nın oluşumu ve bugüne kadar gelişiminde ABD’nin rolü gayet açıktır. Buna delalet eden hususlar şunlardır:

PKK’nın kurucusu Abdullah Öcalan’ın çeşitli bağlantılarla Türkiye’deki Gladyo-Kontrgerilla (ABD’nin NATO kapsamında oluşturduğu yarı legal yarı illegal gizli örgüt) ile bağlantısı vardı. Mesela; dayısının MİT elemanı olduğu biliniyordu. Nitekim bu bağlantıları ortaya çıkarmaya çalışan ve belli mesafeler kat ettiğini bir gazetedeki köşe yazısında açıklayan bir yazar (Uğur Mumcu) bu açıklamasından hemen sonra öldürüldü. Şimdi “Çeteler” olarak anılan Kontrgerilla’nın devlet içindeki uzantılarının tespit ve tasfiyesi tartışılırken sık sık “Uğur Mumcu cinayeti çözülürse bu iş çözülür” denilmesi ise bu iddiayı güçlendirmektedir.

PKK’nın, 1991’den sonra Kuzey Irak ve Türkiye’de konuşlandırılan ve uluslar arası “Çekiç Güç” olarak isimlendirilen askeri güçten fiili destek aldığı resmen tespit edilmiştir. Bu güç %90 oranında Amerikalılardan oluşmaktaydı.

PKK, 1979’dan itibaren ABD’nin bölgedeki işbirlikçisi Suriye ve onun kontrolündeki Lübnan’da eğitim kampları kurup elemanlarını bu kamplarda eğitmiştir ve Öcalan da bu süre dâhilinde Şam’da kalmıştır.

ve günü geldiğinde Suriye Öcalan’ı yine ABD’nin talebi ile sınır dışı etmiştir.

Öte yandan söylemek gerekir ki, ABD’nin Kürt sorununa ilgisi Ortadoğu ve Orta Asya politikasının olmazsa olmaz bir gereğidir, zira, ABD’nin öncülüğünde ve desteğinde kurulacak bir Kürt Devleti’nin her zaman ABD mandası/desteği altında kalacağı kesindir. Bu ise ABD’nin bölgedeki nüfuzunu ve petrol geçit bölgelerine hâkimiyetini sağlama alacaktır. ABD, Türkiye’yi kendisine bağlamakta başarısız olunca Irak’ı ve Türkiye’yi bölüp birinin kuzeyinde diğerinin güneyinde yani Kürtlerin yoğun olduğu bir bölgede bir Kürt Devleti kurma çalışmalarına bu yüzden ağırlık vermiştir. PKK oluşumunu takiben, Kuzey Irak’ta Talabani’nin etki altına alınmış olması ise bu anlamda oldukça manidardır… Öyle ki bunu takibenden sürece bakıldığında 1991 Körfez Savaşı’ndan sonra Kuzey Irak’ta bir Kürt Devletinin kurulması için yapılan çalışmalardan bu anlamda Türkiye’nin baskı altına çalışılmasına kadar olup biten her şey de bu manidar gelişimin izleği gibi sürmüştür… Süreç içerisinde  Barzani ve Talabani ABD’ye verdikleri sözlerinde durmamışlar ve kesin bir garanti almadıkları için Türkiye’nin de diplomatik atakları sonucunda daha çok Irak ve Türkiye’nin etkisinde kalmışlar ve önce Türkiye ile Barzani arasında  ekonomik, askeri, siyasi işbirliğine gerçekleşmiş, sık sık sınır ötesi operasyonlar yapılarak PKK etkisi oldukça azaltılmıştır…Bu nedenle de  ABD’nin bu yöndeki teşebbüsleri geçici de olsa  epeyce bir süre boşa çıkmıştır…Artık şu husus gayet net biçimde anlaşılmıştır;  Türkiye geçit vermedikçe Kuzey Irak’ta Kürt Devleti kurulamayacaktır…Belki de bundan dolayı bu gerçeği gören ABD Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahale bahanesi olan PKK kartını iptal etmeye ya da dondurmaya yönelmiş, Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahale etmemesi ve  17 Eylül 1998’de Washington’da Talabani ve Barzani’ye imzalattığı anlaşma ile başlayan sürece engel olmaması hususunda Türkiye’yi ikna etmeye çalışmıştır…. Bu bağlamda ise sürpriz gelişmeler olarak Türkiye’ye Bakü Ceyhan Petrol ve Doğalgaz Boru Hattı Projesi’nde yardımcı olunmuş,  kredi kolaylıkları sağlanmış ve Öcalan’ın iadesinde yardımcı olunmuştur…

Bununla beraber, oyunun birinci perdesi hükmündeki bu gelişmelerin ardından Irak’ın ABD ve İngiltere tarafından 2003’de işgalinden sonra, ABD’nin Ortadoğu Bölgesine hâkim olmak projesi kapsamında Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kurmak faaliyetine yeniden yoğunluk kazandırdığı gözlenmiş, Talabani ve Barzani de gücü ABD’de gördükleri için bu seferde tarihsel bir yanlışlığa düşerek Sam Amca’nın eteğine tutunmuşlardır..

Böylece alt yapısı giderek oluşmuş olan Kürt Devletinin ilanını önlemek için de Türkiye, önce PKK’nın bazı eylemlerine göz yummuş, sonra da o eylemleri bahane ederek Kuzey Irak’a askeri müdahale yapmak yönünde kamuoyu oluşturmaya çalışmış ve bu kamuoyunun rüzgârıyla da bazı diplomatik ataklara girişebilmiştir…

Devam edecek…

No responses yet

Trackback URI | Comments RSS

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.