Ağu 02 2009

Türkiye’de Muhafazakârlığın Kökleri ve Tarihi – III

Published by at 00:03 under Halil DAĞ

yazdır / print

3 – Muhafazakârlığın Kaderi (Dışlanmışlık, İtilmişlik, Kakılmışlık ve İsyan)

Aslında Türkiye’nin yakın tarihi, bu dışlanmışlığın ve itilmişliğin getirdiği psikolojinin yarattığı nevrotik ruh haliyle beslenen isyanlarla doludur. Fakat bu isyanların hemen hiç birisinde doğrudan doğruya esaslı bir din önderini önde görmek mümkün değildir. Her zaman için en önde bir meczup yürümüştür. Ancak her isyanın altını eşelediğimiz zaman karşımıza, ilk başlarda anlattığımız toplumsal tabakalaşma ile doğan ve zihinsel dünyalarımızda hala muktedir olma kabiliyetini sürdüren din müessesesinin uzantılarını ve yönlendiriciliğini görmek mümkündür. Bu müessese, padişahın her karış toprağında, meşruiyetini “halife-i ruy-u zemin”den alır. Bu bakımdan manevi alanı tamamen din kurumunun biçimlendirmesinin getirdiği hak ve güç din büyüklerine, halifenin her karış toprağında toplumu bir manivela gibi yerinden oynatmaya yarayacak gizil bir güç kazandırmıştır.

Ancak, son yaşananlar ve devamında gelen hadiseler bu kesimlerin bilinçaltında derin tesirler yaratmıştır. Çünkü son yüzyıldır devam eden süreç içerisinde önce ortaklık bitmiş, bal tutan parmakların hüneri azalmış daha sonra yeni ortaklar çıkmış ve bir çatışma yaşanmıştır. Daha sonra ise sahneye çıkan son grup (İttihat Terakki) savaşı kesin bir şekilde kazanırken bu kesimi önce dışlamış, iktidar koltuğuna tek başına oturmuştur. Daha sonra ise bu zihniyetin uzantısı olan Cumhuriyetçiler onları iyice dışlamış hatta itmiş, kakmış deyim yerindeyse iyice ezmiştir. Yaşananlar onlar için tam bir “çile ve zül”e dönüşmüştür. Böylesi bir zül karşısında dünün muktediri olmanın yarattığı ve beslediği benliğin böylesine yaralayıcı bir şekilde kesintiye uğramasının yaratacağı psikoloji ve öfkenin sonucunda kaçınılmaz olarak isyan gelmiştir. Kimi zaman açıktan çoğu zaman da gizli nefretlerin yönettiği, meczupların üzerine kalan isyanlar…

Aslında isyan bu topraklarda bir gelenektir. Bu topraklarda yüzyıllardır, Şeyh Bedrettin’den Celali İsyanları’na, Şah Kulu’ndan Pir Sultan Abdal’a, Köroğlu’ndan Dadaloğlu’na kadar onlarca isyan (hatta halktan gördüğü destek nedeniyle destan), her biri bir diğerinden daha kanlı bastırılan başkaldırı yaşanmıştır.

Ancak bunların hiç birisi muhafazakârlık olarak addettiğimiz güdü ile alakalı değildir. Çünkü bunların hiç birisi daha önce tesis edilmiş kişisel yada sınıfsal bir menfaatle ilgili olmayıp doğrudan insan yaşamının bir gereği olan ve olmazsa olmaz diye tanımlanabilecek haklarla ilgilidir. Bu haklar hukukun “mütememmim cüz” diye tabir ettiği, insanın doğasına yaraşır ve onun tamamlayıcısı niteliğindeki haller ve haklarla ilgilidir. Bu isyanların kimisi ayrı bir siyasi otoriteye bağlılığı (İran Şahlığı ve Şiiliği) bağlanmayı isterken kimileri de iskan edilme yada da yurtlarından sürülme gibi yaşamsal konularla ilgilidir. Yani ortada insan için vazgeçilmez hakların dışında bir kişiye yada zümreye özgülenmiş bir menfaat yoktur. Bu isyanların hiç birisinde eldeki yada elden çıkmış özel bir menfaatin korunması veya yeniden kazanılması güdüsü yoktur. Ayrıca bu isyanların en önemli özelliklerinden birisi de doğrudan devlete yani “ferman”a karşı (Ferman padişahınsa dağlar bizimdir) olmasıdır.

Ancak muhafazakâr elitlerin psikolojik altyapısını hazırladığı tüm isyanlar doğrudan devlete karşı olmayıp devlet mekanizmasının işleyişine karşıdır. Bu isyanlarda ortaya konan hedef, devletin yönetim yapısında ve anlayışında yaşanan değişimin durdurulması yada ortadan kaldırılması şeklindedir. Beklenti ise devlet mekanizmasının yeniden eski mutlu ve saadet dolu günlerdeki biçime göre düzenlenmesi şeklindedir. Hatta kimi taşeron isyanlarda devletin mekanik sisteminde daha ileri düzeyde değişimler istenmesine (mandacı beklentiler) karşın din müessesesine ilişkin beklentilerin tüm isyanlarda aynı noktada çakışması beklentinin dinle/manevi değil şahsi güdülemenin yarattığı saadet ortamıyla ilgili olduğunu ortaya koymaktadır. Aksi durumda İngiliz altınıyla “halife perestlik” hangi inancın bir farzı ya da vacibi olarak görülebilir ki?

Bütün bunlar da açıkça gösteriyor ki muhafazakârlık doğrudan bir menfaat daha doğrusu bir ayrıcalıkla ilişkili bir kavramdır.  Muhafazakârlıktaki amaç hangi ortamda olursa olsun bir ayrıcalık elde etme kavgasıdır. İster halife sancağı altında isterse İngiliz bayrağı altında olsun din ve dinsel propagandalar sadece bir paravandır.

Devam edecek…

No responses yet

Trackback URI | Comments RSS

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.