Şub 15 2010

Ortadoğu’da Dayatmacı Politikalar ve İran Gerçeği

Published by at 00:02 under Zehra ULUCAK

yazdır / print

Giriş:

İran 2500 senelik geçmişiyle Pers İmparatorluğu’nun devamı niteliğindedir. Zerdüştlükle başlayan, Safavilerin empoze ettiği Şia Mezhebi ve onun getirdiği 12 İmam’ın haleflerinin üstünlüğünü kabul eden İran medeniyetinde amaç, halkı hidayete erdirmektir. Şii’lerin İslamiyet’i yorumlama şekilleri biz Sünnilerinkinden çok farklıdır.

Çeşitli etnik kökenden insanın yaşadığı İran’da üst kimlik olarak etnik kökeni değil de “aryan ülkesi” kimliği benimsenmiştir. Nüfusun %40’ını Perslilerin, %60’ını Azerilerin oluşturduğu İran’a ait olmak aidiyetlerin en kutsalıdır ve orada yaşayan herkes meşrebi ne olursa olsun İranlı’dır. Dünyaya en fazla meydan okuyan ve kapitalist ülkelere temenna etmeyen tek ülke İran’dır. Ülke yönetimini belirleyen mezhep Caferiliktir. İran ırkçı bir devlettir ve sanılanın aksine İran’daki yönetim biçiminin, İslam’ın kuralları ve İslam ahlakıyla çelişen çok yönü vardır. Çünkü Caferiliği benimseyen Şiiler müntesip kıldıkları İmam-ı Cafer Sadık ve diğer imamları müçtehit olarak kabul etmez, aksine; Cafer-i Sadık ve diğer imamların kendi içtihatları sonucu vardıkları şahsi fetva ve yorumlarını, bizzat Allah ve Resulüne indirdiği dini öğretinin özü olduğuna inanırlar. Dolayısıyla, 12 İmamın içtihadını Peygamber’in sünneti zannederler.

İslamiyet’te zorlaştırma değil kolaylaştırma esastır. İslamiyet hoşgörü dinidir ama İran’da verilen radikal kararlar, İslamiyet adı altında koydukları rijit kurallar halkı dinden soğuttuğu gibi, etkiye tepki şeklinde halkın gizli saklı birçok harama özenmesine de sebebiyet vermektedir. Makyavelist anlayışın kabul ettiği; Devlet, “meşru olan amaca ulaşmak için her türlü araç caizdir” sözünün geçerliliği, caiz görülen araca halk isyan edene kadardır ve İran’da yaşanan ayaklanmalar aşırı baskının kaçınılmaz sonudur.

2. Kendine Özgü Yönetim Medeniyet ve Siyasal Oyunlarıyla İran

İran’da halkın oyuyla yönetime gelen lider, Ayetullah sıfatının alarak kendini şeyh zanneder ve bir nevi dikta rejimi uygular. Şeriat kuralları ile yönetildiği söylesen de Şiilik ile Mecusiliği birbirine karıştırıp, İslamiyet’i zorlaştıran ve radikal kurallarıyla İslam’la alakası olmayan bir tarz benimsenmiştir bu ülkede. Dünya kamuoyuna İslamiyet’i hoşgörüsüz, katı, zorba, baskıcı bir din olarak göstermekten başka da bir işe yaramazlar dolayısıyla. İslamiyet’te sertlik, huşûnet ve bağnazlık yoktur. Bir Yahudi’nin cenazesi önünden geçerken ayağa kalkan Resulullah a.s.’a cenazenin bir Yahudi’ye ait olduğu söylendiğinde, ‘ama bir insan’ cevabını vermiştir. Bütün yaratılmışa saygı ve muhabbet gösteren bir Peygamber’in ümmeti olarak kimsenin kimseye dine dayanarak sertlikte bulunmaya veya baskıyla muamele etmeye hakkı yoktur.

Dünya basınında orta çağa rahmet okutacak gerilikte lanse edilen İran, aslında kültürel birikimiyle Ortadoğu’nun en köklü medeniyetidir. Halkın büyük çoğunluğu yüksek öğretim mezunudur ve İran’da milletvekili seçilmek için yüksek lisans yapmış olma şartına dair kanun taslağı bulunmaktadır. 1996 yılı devlet bütçesinden eğitim ve öğretime ayrılan pay 6000 milyar riyaldir. Bu rakam devletin toplumsal eğitim ve öğretime ne denli önem ve değer verdiğinin bir göstergesidir. Eğitim ve öğretime savunma sanayisinden daha çok bütçe tahsis eden Ortadoğu’daki tek ülke İran’dır. Ortalama olarak her üç İranlıdan biri öğrenimle meşguldür ve yüksek öğretimini sürdüren öğrencilerin %41’i bayandır.

Yalnız özeleştiri yapmak gerekirse şu bir gerçektir ki; Osmanlı İran’ın kendisine siyasi rakip olma ihtimaline karşı halkına Şia ve İran nefreti aşılamayı başarmıştır. Sınırlarımızın çizildiği 1639 Kasr-ı Şirin Anlaşmasından bugüne aramızda hiçbir husumet olmamasına rağmen ne İranlılar Türkleri sever, ne de Türkler İranlıları… Öyle ki İranlı olan Mevlana’yı bile Türk âlimi sanır bazıları.

İnternet sayfalarında rastladığım bir yazıyı paylaşmadan geçmek istemiyorum. Sabah gazetesi yazarı Murat Bardakçı, İran hakkında uzaktan ahkâm kesen kesimlere cevap niteliğinde şu yazıyı yazmıştır:

‘Yazdıklarımı tersinden anlayıp hayranlık bildirisi olarak yorumlayacaklar mutlaka çıkacaktır ama söylenmesi gerekiyor: bugünün İran’ı 2 bin 500 senelik bir medeniyetin, pers uygarlığının vârisidir ve İranlılar bu verasetin gayet iyi bilincindedirler. Dilleri, yani farsça, asırlardan buyana pek değişmemiştir ve bizde olduğu gibi 50 yıl önce yazılmış bir kitabı anlamaktaki zorluk diye bir şey onlarda söz konusu değildir. Bugün 10-15 yaşlarındaki bir İran genci bile bundan birkaç asır önce yazılmış olan eserleri, meselâ Hâfız, Sâdi, Baba Tahir gibi eski devir şairleri okuduklarında rahatça anlarlar. İslami rejim konusu ayrı bir bahistir ama İran’ın entelektüeli hem kendisinin, hem de batının kültürüne vâkıf ciddi birer aydındır ve bütün bunların üzerinde, İran’da son derece güçlü bir “İranlılık” bilinci hâkimdir.

Benim muhabirlik yıllarım, İran’daki İslam Devrimi’nin ilk zamanlarına rastlıyordu ve uzun zaman Tahran’da kaldım. Devrimin hemen sonraki aylarıydı. Rejimin herkesin konuşmaya çabaladığı en güçlü Ayetullahlarından biri, İran’daki yabancı gazetecilerinden bir grubu kabul etti. Görüşmeye gidenler arasında ben de vardım. Sardığı siyah sarıktan Seyyid, yani peygamber torunu olduğu belli olan Ayetullah, İngiliz gazetecilerle İngilizce, Almanlarla almanca, Fransızlarla Fransızca, benimle de Türkçe konuştu. Çıkışta hepimiz şaşkındık. Mihmandarlığımızı yapan devrim muhafızına, kum’daki medreselerden birinden mezun olduğunu zannettiğimiz Ayetullah’ın tahsilini sorduk. “Heidelberg Üniversitesi’nden felsefe doktorası vardır” cevabını verdi. Şaşkınlığımızı tahmin edebilirsiniz. Ben, o zamana kadar bildiğimi zannettiğim İran’ın gerçeğini asıl işte o gün öğrendim.’

İran’ın geçmişine şöyle bir göz atacak olursak; Türkiye Cumhuriyeti’nin ilan edildiği sıralarda komşu devlet İran’da halk, Cumhuriyet yönetimine özense de, dini liderler buna müsaade etmezler ve 1925te Rıza Şah’ın bu ülkede cumhuriyet ilan etmek yerine kendi saltanatını ilan edip Pehlevi Hanedanlığı’nı kurmasının nedeni de ABD, İngiltere gibi emperyalist devletlerin etkisi altında kalarak ülkesini mutlak monarşiyle yönetmeyi tercih etmiş olmasıdır. 2. Dünya Savaşı sırasında Alman sempatizanı olan Şah, savaşa girmek istemese de İngilizler tarafından Nazici ilan edilerek tahttan indirilir ve yerine oğlu oturtulur. Böylelikle, İngilizlere yaranmak için dinini satan Şah, seneler boyu uşaklığını yaptığı İngiltere’nin tekmesiyle devrilmiş olur.

2. Sıcak Politika ve İran Gerçeği

İran üzerinde sürekli oyun oynayan İngiltere, 1.Dünya Savaşı sırasında Çörçil’in İngiliz gemilerini İran petrolleriyle doldurması sonucunda İran’la anlaşma imzalar ve %51 hisse İngiltere’nin olmak üzere BP kurulur. BP işletilirken İngilizler İran halkının hakkını vermeyince halk Musaddık başkanlığında İngilizlere karşı ayaklanır. Musaddık’ın asıl amacı İngiliz anglo-iranian oil company ltd nin İran tesislerinin millileştirmektir ve Rıza Şah halkın desteği sonucunda Musaddık’ı başbakan yapmak zorunda kalır. Başbakan olan Musaddık BP’yi millileştirir ama İngilizlerin teknisyenlerini geri çekmesiyle petrol ihraç edecek gücü ve kalifiye elemanı olmayan İran petrolleriyle ortada kalır. Petrolden para kazanılmayınca ekonomik kriz boy gösterir. Bu hadiselerden sonra Şah, Musaddık’ı ev hapsine çarptırır ve halk yine ABD ve İngilizlerin desteğiyle ayaklanır. ABD darbe yapmak ister ama darbe için para verdiği hainlere de darbe yapar. Petrolü İngilizlerle beraber paylaşan ABD ihraç ederek satar ve İran halkın fakirliğe sürükler. Halk yine ayaklanıp sokağa dökülür ve Şah tekrar sahalara döner. Döner ama petrolü ABD’ye satarak silah satın alır ve halkı sefalet içinde bırakır. Dini liderlerin de desteğini kaybeden Şah, demokrasi istemine olumlu bakmıştır ama her alanda demokrasi İran’a anarşiden başka bir şey kazandırmamıştır.

4 Kasım 1979’da Humeyni yanlılarının Amerikan konsolosluğunu işgal edip çalışanlarını rehin almasından sonra ABD ile bütün ilişiğini kesen İran’da, 20.yüzyılın en büyük halk ayaklanması olarak bilinen, 9 milyon kişinin sokağa döküldüğü İran İslam Devrimi, Humeyni’nin önderliğinde gerçekleşir ve İran’da 30 sene sürecek ve günümüzde çatırdamaya başlayacak olan süreç de başlamış olur. Bu devrim halk tarafından gerçekleştirilmiştir. Komünistler ve şeriatçılar Şah’a karşı beraber ayaklanmışlar ama devrim esnasında silah üstünlüğünü ele geçiren şeriatçılar komünistlerin kökünü kazımışlardır.

İran ve Türkiye Ermenistan ile Kuzey Irak arasında bir kürt devletine karşıdır. Amerika’nın ise Türkiye üzerinde kürt veya ermeni devletine ihtiyaç duymasındaki tek hedef, İran’ı bu topraklar üzerinden işgal edebilmektir. İran, pkk’nın kendi ülkelerindeki koluna silah bıraktırmayı ve siyasi faaliyetlerinden men ettirmeyi başarmıştır. Nitekim Amerika da İran’da pkk’yı beslemeyi göze alamamıştır.

Birleşik Arap Emirlikleri’nde yayınlanan Gulfnews’in haberine göre, İran’daki yönetimi devirmek isteyen Kürt milliyetçisi sosyalist işçi örgütü, “Komala”, liderinin de, örgütün yeraltı hücrelerinin İran’daki Kürt bölgesinde örtülü eylemler yaptığını, ama sistematik saldırılar düzenlemediklerini belirttiği gibi, Kuzey Irak dağlarında toplanıyor. İran’da yasaklanan örgüt; Kürt halkı için özgürlük, İran için de laik demokratik bir yönetimi kurulmasını istiyor. Komala terör örgütünün arkasında kimlerin olduğunu söylemeye bile gerek yok…

İsrail’in Filistin’i işgal etmesindeki sebeplerden biri de Amerika’nın desteği ile İran’ı savaşa dâhil edip nükleer güç olmadan önce, yılanın başını ufakken ezme mantığıdır. İsrail, bütün planlarını ABD’nin İran’a düzenleyeceği bir hava harekâtına bağlar, Obama’nın nispeten daha sağduyulu davranması, Irak ve Afganistan husumetlerinden sonra yeni bir savaşa cesaret edememesiyle hayal kırıklığına uğrar. İsrail’in yeni planı ise halkı yönetime karşı ayaklandırarak Ahmedinejad’ın ABD’nin sevimli yaklaşımını boşa çıkartması ve ABD’nin, akılları sıra uzlaşmacı yaklaşımdan, karşılık alamayınca İsrail’in ABD gözetimindeki bütün mason lobicilik faaliyetlerin kullanmayı teklif etmesidir.

İran’ın İsrail’e nükleer silahla saldırması Filistin halkına da mal olacağı için ortak kaygı çeken Ortadoğu’da, aynı zamanda Hamas ve El-Fetih’in bir araya getirilme çabası da eklenirse Birleşmiş Milletler, İsrail’e barış çağrısında bulunabilirler. Bu da İsrail’in hiç işine gelmez. Amerika ve İsrail saldırmaya cesaret edemedikleri İran’a karşı, dünya kamuoyuna İran’ın nükleer silah ürettiklerini söyleyerek psikolojik savaş açmıştır zaten.

İran varlık içinde darlık çeken bir ülkedir. Bir Rus uzmanına göre, İran isterlerse bir yıl içinde atom bombası üretecek teknolojiye sahiptir dese de İran uranyum zenginleştirme aşamasındadır ve nükleer santrale sahip olmak nükleer silaha sahip olmak anlamına gelmez. Olduğu varsayılsa bile 200 nükleer başlığı, bunu İran’ın muhtelif yerlerine fırlatacak hava gücü ve balistik sistemleri olan, F-15 ve F-16 gibi modern filolara sahip İsrail’e saldırmak çok da akıllıca olmaz sanırım. Keza İsrail’i dünya üzerinde güçlü yapan bir özellik de gece görüşlü uçuş yeteneğine sahip uçaklarının olmasıdır. Zaten her hakkı kendinde müktesep gören Amerika’nın taktiği ılımlı İslam’a karşı ses çıkarmayıp, sağ gösterip soldan vurmaktır.

İran’da Musavi’yi piyon yapan Amerika, iç karışıklık çıkararak fiziksel müdahale ile elde edeceği başarıdan daha fazlasını başarmaktadır. Irak gibi bir bataktan bile çıkamayacak kadar acizleşen Amerika’nın sinsilik yapmaktan başka çaresi yok gibi gözüküyor.

Baskıcı yönetimden sıkılan halk Musavi adının arkasında ayaklanıyor ve bunun öncüsü tabii ki İran’ı içten yıkma emelindeki Amerika ve Yahudiler. Bana kalırsa son günlerdeki Ahmedinecat yönetimine karşı ayaklanmaların temelinde yine Gladio var ve rejimi değiştirme bahanesiyle muhalif güçleri destekliyor gibi görünüp İran’ın yer altı zenginliklerine konmayı hedefliyor. Cami yakıp olayların fitilini tutuşturan ve faturayı reformistlerin üzerine atmaya çalışan da Gladio’cuların ta kendisidir.

Yalnız herkesin sandığının aksine Musavi aslen reformist falan değildir. Aksine İran İslam Devrimi’nin gerçekleşmesinde önemli katkıları vardır. Sadece Humayni’nin ölümünden sonra pasif bir siyaset tercih etmiştir. İran İslam Devrimi’nin İran için bir ayrıcalık olduğunu düşünen Musavi, şeriat devletine değil, Ahmedinecat gibi dini diktatörlüğüne alet eden radikal İslamcılara karşıdır. İlkin seçim sonrası cumhurbaşkanlığı seçimini kazanamayan Musavi, seçime hile karıştırıldı düşüncesiyle taraftarlarını ayaklandırmıştır ama bunun sebebi tamamen siyasidir, rejime karşı yapılmış bir eylem değildir. Sonraları olay siyasi olmaktan çıkıp Musavi’yi destekleyen reformistlerin İran bayrağı yerine yeşil bayrak sallamaları ve Nida isimli bir kızın öldürülmesinden sonra o’na ‘devrim şehidi’ denmesiyle rejime yönelik bir eylem haline dönmüştür. Amaç dış güçlerin Ukrayna’daki Turuncu Devrimi, İran’a Yeşil Devrim olarak uyarlaması mı sorularını akıllara getiriyor.

Ayrıca Batı dünyasında gündemden düşmeyen eşi de Musavi’nin Batı’daki kozlarından biri. Eşi Zehra Rahnavard, Bu güne kadar 15 kitabı yayımlanan, yaptığı bir heykeli Tahran’da bir meydanda sergilenen, şiirle yakından ilgilenen, sadece kadınların kabul edildiği El-Zehra Üniversitesi’nde yıllarca rektörlük yapan ve İran’ın Nobel barış ödüllü hukukçusu Şirin Edabi’yi bu üniversitede konuşma yapmaya çağırınca Ahmedinecat hükümeti tarafından görevine son verilen, sanat dalında master yapan, siyaset bilimi dalında doktorası olan bir bayan ve işte bu gerçekler İran’ın görünen yüzüyle asıl yüzü arasındaki en büyük çelişkilerden biri.

Çıkan olaylara bir diğer bakış açısı ise; Amerika’nın İran’a karşı olumlu, samimi bir tavır takınarak Musavi’yi başa getirmek istemesinin nedeni, İran’ın nükleer imkânlarından yararlanmak istiyor olmasıdır. Veya Ortadoğu’da nükleer kalkan rolünü oynaması muhtemel ABD, OPEC’i hiçe sayıp İran üzerinden petrol fiyatlarını kontrol altına almayı da planlıyor olabilir.

Muhafazakar Ahmedinecat işi diktatörlüğe götürüyor dense de olaylara objektif nazarla bakılacak olursa, Ahmedinecat yandaşlarını reformistlere karşı ayaklandıramıyor ve ayaklanan muhalifleri durdurmak için silahlı kuvvetlerini kullanıyor. Devlete karşı ayaklananların çıkardığı olaylara müdahale eden polisin yaptıkları insanlık ayıbı olarak anlatılıyor. Kamu malına zarar veren anarşistlere başka nasıl dur denecek peki? Nus ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdirle anlamayanın hakkı kötektir. Buyurun memleketi dilediğiniz gibi talan mı edin denilecekti? Bir de şunu düşünelim, her ne kadar tasvip etmesem de, haklarını aramaya gelen ve ne kamu ne de özel mülkiyete zarar vermeyen Tekel işçilerine biber gazı sıkılmasının ve kış günü havuza iteklenmelerinin kategorisi nedir acaba?

ABD’nin son zamanlarda yaşadığı ekonomik krize rağmen İran’a saldıracak gücü olduğunu sanmıyorum. Zira kendine hayrı olmasa da herhangi bir saldırı sırasında Rusya İran’ın yanında olacaktır ki ABD bunu göze alamaz. Öte yandan Amerika ile ticari ilişkileri olan Çin, her ne kadar İran müttefiki gibi görünse de ihracatının büyük kısmını yaptığı Amerika’yı karşısına almak istemeyecek en fazla tarafsız kalacaktır.

İran’da ayaklanan halkın çoğu eğitimli genç nüfustur. Gençlerin özgürlük ve siyasete katılımı arzulamaları çok geçerli bir sebeptir. Petrol ile prim yapan İran’da kamusal alana yapılan yatırım oranlarını hayli yüksek olması, petrol fiyatlarına bağlı kalarak oluşan yapısal bozukluklar ve yapılan aşırı mali yardımlar sonucu ülkede ekonomik dengesizlik oluşmuş ve genç nüfusun üçte biri işsiz kalmıştır. Ekonomik problemler baskıcı totaliter yönetimi iyice çekilmez hale getirmiştir.

Emperyalist devletlere dimdik durarak kafa tutan, onların Müslümanlara yaptığı eziyete alkış tutmayan İran, umarım halkının isteklerine de inat etmeden karşılık verir ve kargaşalar büyümeden, ABD ve İsrail’in de eline daha fazla koz geçmeden, biran önce son bulur. Aksi takdirde halkın sesini duymazlıktan gelen bir sistemin geleceği olmayacaktır.

One response so far

One Response to “Ortadoğu’da Dayatmacı Politikalar ve İran Gerçeği”

  1. Hazal Seyitoğluon 15 Şub 2010 at 23:06

    Özür dileyerek başlıyorum; sizi daha önce okuyamadığım için. Bu aralar yazı aleminden iyice uzaklaştım. Yazılarınızdaki kalite ve bilgi birikimi etkileyici. Sizi takip etmeye çalışacağım. İnşallah. Babam için yazdığınız iyi dileklere amin demekten başka yapacak bir şeyim yok, maalesef. Doktor olmak gerçekten kolay değil, ama bizdeki sistem onları hizmet erbabından çıkarıp, efendi mertebesine getirdiği için böyle oluyor. Ya da bilmiyorum kişilik meselesi de olabilir.

    Sevgilerimle,

Trackback URI | Comments RSS

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.