May 20 2008

Siyaset Kurumu III

Published by at 01:44 under M. Ünsal KÖKSAL

yazdır / print
Siyasi partilerin kurumsallaşamaması ve sevgisizlik nedeniyle korku imparatorluğuna dönüşmesi sürecinde gözden kaçmaması gereken diğer konular ise şunlardır;
Parti içinde iktidarı demokratik veya antidemokratik yollarla ele geçiren kişiler, bir süre sonra partiyi sanki kendilerine verasetten intikal etmiş bir memalik gibi görüyor ve o şekilde davranmaya başlıyorlar. İçeri giriş çıkışların kendi kontrollerinde olmasının gerektiği kanısına ulaşıyorlar; üye yazımı, delege seçimi gibi her konuda kontrolü ellerinde bulundurmak için yasal veya yasadışı tüm yolları kullanıyorlar.


Parti içi demokrasinin yokluğu ve sevgisizlik parti içi disiplinin korkuyla sağlanması sonucunu doğuruyor demiştim daha önce. Partinin siyasi görüşleri ne olursa olsun parti içinde Nazi partisi örgütlenmesi gibi ast/üst ilişkileri gelişiyor. Omuzlarda görünmeyen fakat fiilen olan rütbeler beliriyor. Her üye rütbece kendinden bir altta olanı ezmek, onu ruhsuzlaştırmak için elinden geleni yapıyor; bir üstünde olanın emir eri gibi davranıyor veya davranmaya zorlanıyor. Emir erliği zamanla şamar oğlanı olma sürecini de bünyesinde bulunduruyor tabi.
Bu koşulların belirlediği partilerde insanların önünde iki seçenek bulunmakta; birisi partiyle olan ilişkileri koparıp, partiyi terk etmek ve kendine başka bir partide yer bulmaya çalışmak veya tamamen politik uğraşların dışında kalmak. İkincisi ise parti içinde kalarak pasifize olmak, yapılan yanlışları gördüğü halde suskun kalmak, bunun sonucunda ise yapılan yanlışlara suç ortağı olma riskini göze almak. Denilebilir ki; üçüncü bir yol yani parti içinde kalıp gidişatı değiştirmeye çalışılmak gerekmez mi? Evet doğru olan o ama maalesef bu da bir güç sorunu. Belki ileride partilerde bir turuncu devrimi yaşayacağız hep birlikte.
Dikkat edilirse bu hatalar, bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlı, aynı zamanda bir kimyasal reaksiyon gibi birbirini tetikliyor.


Parti içinde hemen tüm üyeler bu gidişatın hatalı olduğunu anlayıp, sızlanmalarına karşın şimşekleri üzerine çekmemek veya günah keçisi olmamak için suskunluğunu koruyup suç ortaklığını kabulleniyor.
Oluşan bu korkunç tablo ne yazık ki oy vererek siyasi katılımda bulunan, ideolojik anlamda ve gönül bağıyla bağlı olanlarca çok iyi bilinmiyor. Hoş bilinse de değişen bir şey olmuyor onlar için zira karar sürecini etkilemek gibi bir şansları yok. Bu durum siyasi yelpazenin tüm partilerinde başat bir durum .(1-2 küçük istisna hariç).Tabiri caizse kanser tüm organizmayı kuşatmış durumda.


Bu olayların farkına varan parti gönüldaşları ise olumlu yönde bir takım değişiklikler yapmanın da mümkün olmadığını gördüğünde partisine küsüyor, ona oy vermiyor. Bir anlamda partisini sistem dışına iterek belki aklıları başlarına gelir diye düşüncesiyle cezalandırmaya çalışıyor. Veya bu olumsuzlukların sadece kendi partisiyle sınırlı olmadığına, olayın sistemden kaynaklandığına karar verdiğinde de aktif siyasi katılımdan uzaklaşıyor, seçim günlerinde piknik yapmaya gitmeyi tercih ediyor. Siyasi katılımını oy kullanmama biçiminde yapıyor.


Siyasi katılımın oy kullanmama biçimiyle uygulanması ise çok daha kötü sonuçlar doğuracak bir sürecin başlamasını sağlıyor.”Azınlığın, çoğunluğu sağlamış gibi görünerek iktidara gelmesini”.Sonuç olarak siyasi partilerin içindeki tıkanıklık ülke geneline ihraç edilmiş, sorun biraz daha büyümüş ve çözülmesi zorlaşmış oluyor.
Peki, bütün bu olumsuzlukların çözümü nasıl olacak ya da olabilecek mi?

No responses yet

Trackback URI | Comments RSS

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.