Haz 08 2009

Strateji Kavramı Üzerine Düşünceler (I)

Published by at 00:08 under Halil DAĞ

yazdır / print

Başlamadan bir açıklamada bulunmak istiyorum. Lügatlerin “ağır abi” statüsündeki kelimesi/kavramı “Strateji” ile ilgili epey zamandır yazmak istiyordum. Ancak günümüz Türkiye’sinde strateji ile ilgili olarak karşımıza çıkan üç farklı boyut vardır. Bu nedenle düşüncelerimi;

1.  “Strateji Kavramı ve Milli Strateji”,

2.  “5018 Sayılı Yasa Kapsamında Kurulan Strateji Geliştirme Daire Başkanlıkları ve Ayağa Düşen Strateji/Stratejik Düşünce Kavramları” ile

3. “Ülkemizde Yürürlükte Olan Strateji Nedir? Bu Konsepti Kim Belirliyor? Küresel Stratejik Yansımaların Ulus Devletler Üzerindeki Etkisi” alt başlıkları çerçevesinde ele almak istedim.

Strateji tarihsel serüveninin de etkisiyle büyülü bir kelimedir. O varsa zafer vardır. O varsa akıl da vardır. O’nu konu alan yazılar da hep ilgi çeker.

Strateji her devirde abnormal bir “zekâyı, yaratıcılığı, kavrayıcılığı ve kurgulayıcılığı” ifade etmiştir. Kelime olarak sık kullanılmasa da “stratejinin altın kalemi“ tarihin dönüm noktalarına imzasını atmayı hiçbir zaman ihmal etmemiştir.

Tarih bu yönüyle; sıklıkla tekerrür etme talihsizliğini yaşasa da, yaratıcı zekânın sayesinde zevkli bir serüven ve estetik bir şuur kalıbı olabilmeyi sürdürmüştür.

Strateji girizgâhtaki anlamı ile tekil iradede vücut bulan çoğul bir düş gücüdür. Bu konuda tanımlara detaylıca girmenin fazla anlamı yok. Sonuçta anlamı ortada.

Strateji; bir gücün (hedefleri olan her topluluk; sosyal, siyasal, idari, ekonomik veya askeri bir güçtür) kendi hayatiyeti için önemsediği bir hedefe (âli menfaate) yönelik olarak attığı adımlar, yaptığı hamleler, planlar, tedbirler ve benzeri davranışların birbiri ile koordineli bir bütünüdür.

Strateji genel bir menfaati elde etmenin olağan ve olağan dışı yolu olarak karşımıza çıkar.

Oldukça kapsayıcı olan bu tanımın temel öğesi güç odağının kendi hayatını garantiye alma isteğidir. Strateji bu noktada asli yapının hayati niteliği olan bir hedefini (ülkü, mefkûre, menfaat, erek/amaç) elde etme biçimi olarak belirir.

Hedefin niteliği, stratejinin kendi anlamı içinde ayrı bir boyutu karşımıza çıkarmaktadır. Bu da bu hedefi ortaya koyan aklın niteliği ve niceliği konusudur.

Nitelik bakımından bu akıl zamanlar ötesi/üstü bir vasıftadır. Çünkü insan ömrü kısa bir kesit olarak karşımıza çıkmasına karşın insanların bir araya gelerek oluşturduğu sosyal, ekonomik, siyasal ve askeri yapılar uzun erimli bir hayat sürerler. “Aile, kabile, klan, aşiret, millet, devlet, ordu, devletin diğer kurumları vb.” hepsi teorik olarak insan ömründen daha uzun bir hayat süresine sahiptir.

Ana membaı bu yapılar olduğu için stratejiyi üreten zeka/akıl, zamanlar üstü ama bir o kadar da zamanın içinde bir niteliğe sahiptir.

Zaman ötesidir. Çünkü stratejiyi üreten akıl, bir zaman kesitinin değil ufkunun (buna bugün vizyon denmektedir.) görebildiği geniş bir zaman aralığının hesabını kitabını yapar. Yani karşımıza geniş bir zaman dilimini hesaba katan, bütün bu aralıkta kendine bir beka ve gelecek arayan orijinal bir akıl karşımıza çıkar. Aslında bu tekil bir akıldan ziyade çoğul nitelikli ama tekil görünümlü bir akıl dizimidir.

Stratejik akıl diyebileceğimiz aklın zaman boyutunun bir yönü de zaman üstü niteliği ile aynı boyutta bir “zaman içilik” daha doğrusu “zamane”lik özelliği taşımasıdır. Stratejiyi üreten akıl her ne kadar bize zamanın ötesinden seslense de aynı anda, bizimle, aynı zamanı da yaşamaktadır. Zaman ötesinden bize getirdiği seslere karşılık bizimle yaşarken bizden de sesler duymakta, gelecekle olan duygusal bağımızın (biyolojik ve kültürel nesep ilişkisi) bir gereği olarak bizden de geleceğe sesler taşımaktadır.

Yani stratejik akıl bugünü dünden kurgulayan mit iken bugün hem yaşamakta, hem de dünkü kurgunun sonuçlarını günlük yaşamdan birebir test etmekte, eğrileri doğruları ve bizi etkileyen çevresel koşulları göz önüne alarak ürettiği geri beslemelerle geleceğin de kurgusunu; dünün yaşanmışları (deneyimler), bugünün realiteleri ve yarının beklentilerine göre kurgulamaktadır.

Sonuç olarak yaratıcı zekâ/akıl uzun ömürlü bir niteliğe sahiptir. Her ne kadar kimileri bu aklı kötüleyici manada ve kara propaganda amacıyla “derin devlet” olarak adlandırsa da bu aklın varlığı siyasal bir realitedir. Sıralanan yönleriyle yaratıcı akıl bir birikimdir. Geçmişin yaşanmışlarının toplum zihninde yarattığı “Kodex”’in (kodeks: kodlar, şifreler) zaman ve mekan sınırı tanımayan tezahürüdür. Bu kodeks’in sayısız bileşeni vardır.

Yer kısıtı bu yazıda buna girmemize engel olsa da 1920–1923 döneminde karşımıza çıkan, 1937’de tamamlanan ve “HAST (Hanefi-Sünni-Türk)” şeklinde formüle edilebilecek (edilen) yeni kodeksi bugünün tartışmalarının kökenine ışık tutacak şekilde ilerde ele alabiliriz.

Ancak şimdilik bu kodların “din, mezhep, kültür, ırk” gibi temel bileşenlere sahip olduğunu ve bunların yazılı metinlerden çok “vecizeler, atasözleri, ağıtlar, şarkılar, türküler, fıkralar, masallar, destanlar[1][i], efsaneler, mitler, bilinen yalanlar[1][ii], çeşitli fetişler[1][iii]” gibi kültürel öğelerle[1][iv] kuşaktan kuşağa taşındığını söylemekle yetinelim.

 

[1][i] 20. yüzyıla ait güçlü bir destanımız yoktur. Tarihin bilinmeyen zamanlarından bugüne kalan en büyük destanlarımızdan birisi olan “Ergenekon Destanı” da son birkaç yıldır yaşadığımız bir karşı stratejik saldırının sonucunda kirletilmek, hafızalardan silinmek istenmektedir. Bu bir anlamda karşıt kodeksleri yaratma hamlesidir hatta stratejisidir.

[1][ii] Devletlerin kurucu ideolojilerinin yeni bir devlet yaratma sürecinde mutlak surette yeni mitlere ihtiyacı vardır. Bu nedenle “bilinen yalanlar” diyebileceğimiz çoğu abartma yada uydurma şeyler üretilir ve kimi kodlar bunlarla geleceğe aktarılır.

[1][iii] Doğru veya yanlış konusuna girmeden Atatürk üzerinden yürütülen “fetişistik propaganda”yı buna örnek olarak gösterebiliriz. Özellikle Kuruluş Dönemi’nin şairlerinin yüceltmeleri sırasında ileri derecede bir Kemalizm fetişi yaratılmıştır. Dozu ayarlanamayan bu fetişizm haklı rahatsızlıklara da neden olabilmektedir. Bu konuda fetişizmin ekstrem bir hali olan “tapınma kültü” yaratmaya örnek olarak da kendini “Tanrılaştırma” sapkınlığına düşen Türkmenistan Devlet eski Başkanı Saparmurat Türkmenbaşı’nı örnek olarak verebiliriz. Kendini Türkmenlerin başı ilan eden Türkmenbaşı, kendini Türkmenistan’ın her şeyi ilan edecek düzeyde bir sapkın fetişizm sergilemiştir.

Bizden güncel bir örnek vermek gerekirse; mevcut başbakanımızın toplum karşısına “benim insanım, benim halkım, benim milletim, benim ülkem, benden önce benden sonra” gibi ayırıcı hitaplarla çıkması belirgin bir fenomen ve fetiş yaratma çabasıdır ve oldukça da başarılıdır. İnsanlara “biz” diye hitap etmeyi edepten/adabdan sayan bir toplumun siyasi lideri olarak başbakanın bu şekilde ifadeler kullanması yerleşik fetişlerin üzerine kendisini çıkarmasından başka bir şey değildir ve oldukça başarılı da olduğu görülmektedir. Ayrıca cemaat liderleri gibi kimi şahıslar da bu durumun belirgin örnekledir. Fakat cemaatlerde durum biraz farklıdır. Çünkü cemaatlerde “Şeyh uçmaz mürit uçurur”.

[1][iv] Bu kodlar bir şekilde bunlar üzerine yüklenir ve bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde bu kodlar nesilden nesile taşınır.

 

 

No responses yet

Trackback URI | Comments RSS

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.