Ara 12 2008

Siyasal Bilinç

Published by at 01:00 under Halil DAĞ

yazdır / print

 

 

Siz nasılsanız öyle yönetilirsiniz. / Hadis-i Şerif.

Toplum olmak tarihten beri ortak menfaatlerin varlığına dayanan bir olgudur. Ne zaman ki insanlar için ortak çıkarlar söz konusudur o zamandan beri insanlar bir arada yaşar olmuşlardır. Bu birlikteliğin de doğal olarak belirli kuralları söz konusu olmuş, yerine göre bireysel çıkarlar, ortak çıkarların yanında ikinci planda kalmış ve ilişkilerin doğasını ortak çıkarların gereklilikleri belirlemiştir. Hukuk düzeni ve toplum adına yönetme imtiyazını ifade ve temsil eden siyasal toplum yani devlet de buna göre şekillenmiştir.

Toplumu oluşturan bireylerin niteliği siyasal toplumun niteliğini belirleyen en önemli ögedir. Özellikle günümüz demokratik toplumlarında bu daha dominant bir durumdur. Çünkü geçmişin toplumu dışlayan sistemlerinin aksine günümüz siyasal sistemleri ve siyasal kurumları tamamen toplumu oluşturan bireylerin tercihlerine bağlı olarak şekillenmektedir. En azından günümüzde şu bir gerçektir: Siyasal yapıyı oluşturan kurumlar bireylerin tercihleriyle ortaya çıkmakta yerine göre bireylerin tercihleri ile tasfiye olmaktadır.

İşe bu açıdan bakınca devlet; toplumun kendisi, toplumun tümünde var olan ortak ruhun hukuksal üstünlüğü olan ama yine hukuk tarafından birey ve toplum için kısıtlanabilen biçimsel ifadesidir. Bu durum insanda vatandaşların eşit haklara ve fırsatlara sahip olması gerektiği düşüncesini doğuruyor. Gerçekten de demokratik sistemlerin özü mutlak bireysel eşitlik ve Sosyo-ekonomik hayatta da fırsat eşitliğine dayanır.

Ancak uygulamada durum farklılık göstermektedir. Türkiye yüzyılın başındaki dönüşümünden bu yana gel-gitleri yüksek olan bir toplum ve siyasal yapı arz etmektedir.

 

 

 

Türk toplumu her ne kadar ahlaki değerleri yüksek bir toplum olarak kabul edile gelmişse de bir türlü ahlaki değerleri yüksek bir siyasal elitçe yönetilme talihine asla sahip olamamıştır.

1950’ye kadar olan Kurucu Kadroyu bir toplum ve millet yaratma kavgasının mücadelecileri olarak tartışmanın dışında tutmayı tercih ediyorum. Ancak ondan sonra gelen tüm kadrolar maalesef ahlaki tutum bakımından her zaman için Türk toplumunu öteleyici, dışlayıcı ve aldatıcı politikalar uygulamışlardır. Yani ahlaki değerleri yüksek bir toplumun temsilcileri olan politikacılar nasıl olmuşsa temsil ettiklerine bir türlü uygun davranamamıştır. Burada bunun ispatı çabasına girmeyeceğim. Çünkü bu çaba malumun ilanından başka bir şey olmaz.

Türkiye’de siyasal katılım yeterli şeffaflığa hiçbir zaman sahip olamamıştır.

Temsil makamına gücünü ve meşruiyetini kazandıran temel şey yetki verenlerin oranının yüksekliği ve yetki vermenin hukuksal bir zeminde gerçekleşmesidir. Ülkemizde yetki verme olayını temsil eden seçimlerin vasfı ve seçilenlerin asılı temsil etme faaliyetleri çoğu zaman onları seçen iradenin doğasına aykırı bir yapıya sahiptir. Çünkü ülkemizde seçim sistemi ve partilerin aday gösterme biçimleri zaten üzerinde pek çok tartışma yapılmasına karşın çözülememiş anti demokratik niteliklerle doludur.

Ayrıca seçimlerin yapılış biçimleri ve seçim esnasında seçim ortamına hakimiyetini kuran grup yada partilerin yaptığı gayri ahlaki faaliyetler daha işin başında temsil olgusunu sakatlamakta ve seçilmişlerin gerçek meşruiyetlerini ortadan kaldırmaktadır. Fakat bu gerçeğe rağmen nispi temsil, ülke barajı ve bölge barajı gibi faktörlerin de etkisiyle aldığı (biraz da çaldığı) oy oranının çok ötesinde bir temsil gücü elde eden partiler, kendi bünyelerindeki yeteneksiz kliklerin kapris ve komplekslerinin de yönlendirmesiyle kendilerine tanrısal güçler atfederek toplumu kökünden etkileyecek şeyler yapmaya kalkmaktalar.

Her ne kadar siyasi partiler ve hükümetler kendilerine bu denli güç vehmetseler de ülkemizde partilerin ve birçok siyasetçinin finansmanı siyaset üstü elitlerin elinde olduğu için ülke siyaseti zaman içinde ister istemez bu siyaset üstü odakların menfaatlerine hizmet eder konuma gelmektedir. Ayrıca burada sadece finansmandan bahsetmemek gerekir. Birçok siyasetçi niteliği itibariyle iş ve çıkar ilişkisi ile doğal olarak bu elitlere bağlı durumdadır ve çoğunun da kirli işlerinden dolayı bu elitler elinde dosyaları vardır.

Siyaset üstü elitlerin siyaseti etkilemelerini sağlayan tek faktör onların siyaseti finanse ediyor olmalarından kaynaklanmaz. Asıl faktör, seçilmişlerin ve onların partilerinin bu kesimlerle gittikleri zorunlu işbirliğidir. Siyasi tarihimizde örneklerini gördüğümüz hükümet devirme operasyonlarını – ki başarılı da olmuşlardır- göz önüne alırsak siyasal kurumların ne denli bir bağımlılık içinde olduğu daha iyi anlaşılır.

Bu kesimler merkezin siyasetçilerine işlerini gördürmek onlara kendi menfaatlerine olan hukuksal düzenlemeleri yaptırabilmek için özellikle ellerindeki medya gücünü oldukça etkin bir şekilde kullanmaktadırlar.

Özellikle 1990 sonrası siyasi çalkantıları ve 2000’lere girerken Türkiye’nin içine sokulduğu uluslar arası kumpası düşününce insan ister istemez ürküyor bu güçten.

Çünkü Türkiye bu yıllarda sürekli manipülasyonlarla aldatıldı, ak kara, kara ak gösterildi, insanların mevcut yerleşik tüm algıları değiştirildi, üstüne yeni algılar yerleştirilerek insanların on yıl öncesi ile bağı kopartıldı. Bugünkü Türk Toplumu, maalesef, on yıl önceki değerleri, hisleri ve o zamanki şuur yapısı ile hiçbir bağı kalmayan üzerine ölü toprağı serpilmiş bir toplumdur.

Artık toplum argodaki tabiri ile ruh gibi gezinen bir toplumdur ve ruhu, şuuru, Faust’un ki gibi ne yazık ki birkaç poşet kumanyaya el değiştirmiş bir toplumdur. Ümitleri tükenmiş, üç günden sonrası için ülküsü ideali kalmamış, kanı damarlarından çekilmiş bir toplum.

Yukarıdaki Hadis-i Şerife dönersek;

Böylesi iğdiş edilmiş bir toplum sanmam ki bundan daha iyi bir yönetim biçimine layık olsun. Ne zaman ki toplum üzerindeki ölü toprağını atar, ellerine tutuşturulmuş bu sözleşmeleri yırtar da ruhunu Mephisto’dan geri alabilirse işte o zaman bundan daha iyi bir yönetim tarafından yönetilmeyi hak eder.

Çünkü o zaman insanlar; bilinçli bir toplumun bilinçli bireyleri olarak daha iyi ve daha nitelikli bir insani yaşam biçimine layık olduğunun idrakine varır ve kendisine reva görülen bu dilenci muamelesini elinin tersiyle iterek açlıktan ölme pahasına da olsa başını dik tutar. Başı dik durabilmenin ödülünü de elbet bir gün alır.

Çünkü; siz nasılsanız öyle yönetilirsiniz.

No responses yet

Trackback URI | Comments RSS

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.